En İlginç Ölümler

Katagori: Genel

Sigara öldürür

2450 derecelik fırında sigarasını yakmak için 600 tonluk pres makinasının arasından geçerken öldü.

Ambulans hayat kurtarmadı

Kurtarmaya gelen ambulansın yaralının üstüne park etmesi sonucu öldü.

Sinek öldürücü

Mideye kaçan sineği öldürmek için ağıza sinek öldürücü sıkmak suretiyle öldü

Biraz kestireyim

Haşeratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan sonra uyuya kalarak hayatını kaybetti

Ölüm tehlikesi

Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı çıkarmak için ayağını silkelerken elektrik çarptı sanan yardımsever bir Laz tarafından kafasına kalasla vurulmak suretiyle öldürüldü.

Kapak açık kalmış

Gemide görevli kişi kontrol için geminin buhar kazanına girdikten sonra bir tayfanın kazanın kapağı açık unutulmuş diyerek kapağı kapatması sonucu hayatını kaybetti.

Dikkat inek düşebilir

Kahvede arkadaşlarla okey oynarken başına inek düşmesi sonucu öldü.

Herkes balkona çıkınca

Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesi ile toplu halde öldüler.

TEM’de halay

Bir otomobilde 5 kişi sarhoş kafayla dolaşırken radyoda çalan müziğe dayanamayarak yol kenarında durup TEM otoyolu üzerinde halay çekerken kamyon altında kalarak can verdiler

Ölü sandı

Jake Fen isimli Macar adam,eşini korkutmak için kendisini asmış pozu verdi.Eve gelen eş,kocasını o halde görünce bayıldı.Kapıyı açık gören komşu kadın içeriye girince,iki cesetle karşılaştığını sanıp evi soydu.Topladıkları ile çıkarken,Jake kadına bir tekme attı.Cesedin canlandığını sanan kadın korkudan öldü.

Aç gözlülüğün sonu

New York’ta cadddede bir adama araç hafifçe çarptı.Adama bir şey olmamıştı. Şoförle konuştu ve kalkacakken olayı goren biri yanına gelerek,kalkmazsa sigortadan para alabileceğini söyleyince yeniden araç önüne yattı.Araç sürücüsü ise adamın gittiğini düşünerek gaza bastı ve adam öldü..


Kaynak:mynet


Permalink Yorumlar (163) Aykan Eki 31, 2009

İnsan Gözü Kaç Megapikseldir?

Katagori: Genel

Öncelikle şunu belirtmekle başlamak istiyorum, insan gözü analog bir yapıdır ve dijital bir terim olan piksel boyutuyla ölçülmesi tam olarak mümkün değildir. Beyindeki görme merkezi gözlerden gelen ışık bilgisini aynen bir film perdesi gibi algılayamaz. Beyin gelen ışık bilgisini yorumlayarak görüntü oluşturur. Bu görüntü gözden beyne giden sinir hücrelerinin yani nöronların hızına bağlı olarak sürekli yenilenir.

Örneğin bunu FPS(frame per second) değeri olarak göz önüne alırsak, bir video filmindeki 30FPS değeri gözümüzün görüntüyü tümüyle akıcı olarak görmesi için yeterlidir. Fakat bu olay, insan gözünün 30FPS olduğu anlamına gelmez. İnsan gözünün de belli bir eşik değeri vardır ve o değerden daha hızlı geçen bir cisme baktığında onun hareketini yakalayamaz ve hiçbirşey geçmemiş gibi görür. Günümüzde kullanılan yüksek çekim hızına sahip kameralar kullanılarak bir merminin hareketi milisaniye mertebesinde rahatlıkla incelenebilmektedir.

İnsan gözünün hızı için basit bir test yapabiliriz. Öncelikle CRT(tüplü) bilgisayar monitörünüzün dikey tarama frekansını 60 Hz’e getirin. Bunun için, masaüstüne sağ tıklayıp özellikler > ayarlar > gelişmiş > monitör sekmelerini takip edip Hz ayarlarına ulaşabilirsiniz. 60 Hz’e getirdikten sonra ekrana 30cm mesafeden bakarken, monitörün yan tarafında bir nesneye odaklanın ama göz ucuyla da monitörü görün. Normalde düz bakarken hissetmediğiniz ekran yenilemesinin nasıl yukardan aşağıya taranarak sayfa sayfa geçtiğini bu şekilde farkedeceksiniz. Eğer normal bakarken de 60 Hz’i farkediyorsanız bunu bir de 75 Hz’de deneyin. Kendim 75 Hz’e kadar farkedebiliyorum fakat 85 Hz ve üstünde artık sayfa sayfa geçişleri göremiyorum. Gözün bu hızı kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Gözleriyle sürekli detaylı ve hareketli şeyleri takip eden ve işi gereği yüksek dikkatle çalışan kişilerde daha hızlı göz refleksleri görülür.

Gözümüzün ışık algılayıcılarının bulunduğu retina, sinirsel yapıdan oluşan bir zardır. Retinadaki ışık algılayıcıları, sayısal kameraların algılayıcılarında olduğu gibi sayılabilir büyüklüklerdir. Hatta, retinanın çukur kısmında(fovea) bu algılayıcıların sayıları diğer bölgelere oranla daha fazladır ve retinanın üzerine düşen ışık beyine sıkıştırılarak iletilir. İşte bu nedenle gözümüz bazen bize oyun oynar ve şekilleri olmadığı gibi görürüz. Gözümüzdeki ışık algılayıcı hücre sayısı(ya da piksel deyin) belli bir kritik değerin üstünde olduğu sürece görme kalitesi etkilenmez. Çünkü görüntüyü beyin tamamlar. Hatta tek gözümüz olmasa bile görüntü çözünürlüğümüz azalmaz, yalnızca derinlik hissimiz bir miktar kaybolur. Retina “dekolmanı” olarak adlandırılan ve göz içindeki ışık hücrelerinin büyük kısmının harap olduğu durumlarda bile görüntünün bir kısmını eksik görmeyiz. Bunu şöyle benzetebiliriz: Elinizdeki kameranın merceğinin yarısını kapatıyorsunuz ama ekranda görüntüyü hala tam görüyorsunuz; çünkü kameranın işlemcisi eksik kısmı tamamlıyor.

Gözün görme kapasitesinin megapiksel olarak ifade edilebilmesi için, gözdeki reseptörleri piksel olarak düşünüp bir sahneyi beynin hangi detay seviyesinde oluşturabildiğini test etmek gerekir. İnsan gözü küçük bir organdır ve üzerine gelen ışığın çok az bir miktarı ile bütün herşeyi yapar. Fakat yüksek megapiksel kameraların mercekleri oldukça büyüktür ve buna bağlı olarak karanlık bir sahnede insan gözüne kıyasla çok daha fazla aydınlanmış alan görürler. Şunu net olarak söylemek mümkündür ki, eğer göz büyüklüğünde bir mercekle en yüksek megapiksel oranını alıp fotoğrafı çekip daha sonra insanın aynı manzaraya bakarak gördüklerini karşılaştırırsak eminim ki insan gözü daha fazla detayı algılayıp tanımlayabilecektir. Dijital makinenin çektiği fotoğraf ise, zoom yapılmadan insanın gördüğüne denk biçimde görüntülenip incelenirse çok daha az detay yakalayabildiği anlaşılacaktır.

Bu nedenle insan gözü yapay merceklerin görüntüsüyle kıyaslanamayacak kadar mükemmel yaratılmış bir organdır. Ama dijital bir veri olan megapiksel olarak ifade edilebilir. Bunun hesaplaması yukarıda bahsettiğim şartlar sağlanırsa, yaklaşık olarak bir değer ortaya koyularak gerçekleştirilebilir. Ama megapiksel teriminin aslında bir sahneden alınan görüntünün kaç piksel ile görüntülendiğini ifade eden bir kavramdan başka birşey olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Tabiki ne kadar fazla piksel olursa o kadar detaylı görünecektir fakat bunun insan gözüne denk gelen oranıyla kıyaslamak için, konuyu başlıca bir araştırma konusu olarak ele alıp laboratuvar şartlarında incelenmesi ve deneyler yapılması gerekir.

kaynak: bilgiustam

Tags: ,

Permalink Yorumlar (139) Murat Eki 29, 2009

Neden Binlerce Metrede Uçarken Donarak Ölmüyoruz?

Katagori: Fizik

KABİNDEKİ KONFOR

Günümüzde, ticari yolcu uçakları 12000 metre’ye kadar olan yüksekliklerde uçmaktadırlar. Hiçbir önlem alınmadığı taktirde, bu zorlu hava koşullarında hiçbir canlının yaşama olasılığı yoktur; bu şartlarda havanın basıncı yeryüzündekinin çeyreği kadardır, sıcaklık yaklaşık sıfırın altında eksi 60 derece civarındadır ve nem oranı olarak dünyanın en kuru bölegelerindendir.

1950’lerde yüksek irtifalardan uçan uzun menzilli ticari uçaklarla tanışmamızla birlikte, mühendisler kabindeki atmosferik koşulları uçulabilir hale getirebilmek için çare aramışlardır. Üzerine odaklanılan en önemli teknolojik konu kabin irtifasıdır (Kabin Basıncı).

Uçuş irtifasının artmasıyla sadece hava basıncı düşmemektedir (18000 ft’te hava basıncı yeryüzündekinin %50’si civarındadır) ayrıca, bu düşük basınçtaki havanın içerisinde bulunan oksijen miktarı da düşmektedir ki, insan vücudu için oksijen sağlanması zorunludur. Bu sebeple, kabin içerisine yüksek basınçlı hava sağlamak zorunlu hale gelmiştir. Ancak, deniz seviyesindeki atmosferik koşulların aynısını uçak içerisinde sağlamak çok güçlü gövde yapısı gerektirmektedir ki bu da ekonomik olarak çok zorlayıcıdır. Yapılan ilk tıbbi çalışmalar göstermiştir ki, insanlar sağlık sorunu olmadan ve çok fazla konfor kaybı olmadan 8000 ft civarlarında uzun zamanlar kalabilmektedirler. Bu sebepledir ki, uçuş sırasında kabin basıncı belirli bir limite düşürülmektedir. Bütün dünyada, ticari hava trafiğinde kabin irtifalarını 8000 ft’e limitleyen anlaşma yapılmıştır.

Kabin basınçlandırma sistemi,uçak dışındaki düşük hava basıncını etkisiz hale getirebilmek için kabin içini basınçlandırır. Yüksek irtifalarda, kabin içerisinde uçak gövdesine düşen basınç metrekare başına 1 tona kadar çıkmaktadır. Alçalış ve tırmanışlarda, uçak içerisindeki basınç değişikliği sistem gereği yolculara göre limitlenmiştir. Tırmanışlar dakikada 150 metre ve alçalmalar dakikada 100 metredir, buna rağmen uçağın kendisi irtifasını çok daha hızlı değiştiredebilir.

Yolcu başına düşen gerçek hava ihtiyacı ortalama dakikada 6.8 litre civarındadır. İhtiyaç duyulan hava miktarı hesaplamasında mesela Airbus, belirli bir uçak tipinde uçağın tamamen yolcuyla dolu olduğunu göz önüne alarak, saniyede 9.5 litre değerini kullanarak kullanır. Uzun menzilli A 340 uçağı için sistem tarafından kabine gönderilen bu miktar saniyede 3300 litre havadır. Bu ayrıca şu anlama gelmektedir ki, herbir yolcu ihtiyacı olan oksijen miktarının 80 katı kadarını almaktadır. Bu büyük miktardaki hava göndermenin arkasındaki fikir de, eşit sıcaklık dağılımını sağlarken kullanılmış (Bol Karbondioksitli Hava) havanın tahliyesi içindir.

Buna rağmen, sadece havanın hızlı tahliyesi uçak içerisindeki iklimlendirmenin iyi olması için yeterli değildir. Uçaklarda, ÇEVRE KONTROL SİSTEMİ (ECS) olarak adlandırılan sistem kabin havasının yeterli ve konforlu olmasından sorumludur. Gerekenden fazla olmasına rağmen, güvenlik gereği uçakta 2 adet ECS sistemi bulunmaktadır, bu 747-400 gibi çok büyük uçaklarda 3 adettir.

Eksi 60 derece civarındaki dış hava sıcaklığında ECS sisteminin havayı, konforlu bir sıcaklığa getirmek için ısıttığı varsayılır. Ancak, taze hava genelde motorların kompresör kademelerinden alınır ki, bu kademelerdeki hava sıcaklığı 300 derece civarındadır ve bu yüzdendir ki iklimlendirme sistemi asıl soğutma amaçlı kullanılır.

Motor kompresör kademelerinden direk alınan hava (Bleed Havası) ilk olarak bir türbine gönderilir, burada hava sıcaklığı yaklaşık 200 dereceye düşürülür. Ayrıca bu sıcak havanın bir kısmı buzlanmayı önlemek amacıyla bazı kanat ve gövde yüzeylerine de gönderilir. Halen sıcak olan havanın diğer kısmı soğutma amaçlı olarak packlere (Cooling Packs) gönderilir ve burada hava sıcaklığı sıfırın altına düşürülür. Kabin içerisinde istenilen sıcaklığı sağlayabilmek için sonraki kademelerde bu soğuk havaya sıcak hava karıştırılır. Birbirinden bağımsız olarak çalışan iki bilgisayar, kabin sıcaklığının ve pack çıkış sıcaklığının ayarlanmasından sorumludur.

İklimlendirme sisteminin ısıtmadan çok soğutma amaçlı kullanılmasının ikinci sebebi ise yolcuların kendilerinden oluşan sıcaklık artışıdır. Herbir kişi yaklaşık 80 ile 1000 Watt civarında ısı açığa çıkarır. Bu, 300 yolcu kapasiteli bir A340 uçağında devamlı surette ortalama 25 KiloWatt ısının açığa çıkması anlamına gelir. Buna ayrıca galley ve ışıklandırma gibi ısı açığa çıkaran sistemler de eklenmektedir. Bu doğal ısı artışından dolayı, örneğin, kabin içerisindeki hava sıcaklığını 24 derecede tutabilmek için, ECS sistemi tarafından kabine gönderilen havanın sıcaklığı 18 derece olmaktadır.

Halen yolcular tarfından uçak içerisindeki havanın kalitesinin sıklıkla eleştirilmesinin bir sebebi vardır. Bu da çok düşük miktardaki nem oranıdır. Yeryüzünde, alıştığımız nem oranı yaklaşık %40 ile %70 civarındadır. Ancak, normal bir uçuş seviyesinde nem oranı ortalama %3 civarındadır. Eski nesil uçaklarda, kabin içerisine sadece taze hava verilmekteyken, yeni nesil uçaklarda %40 oranında kullanılmış kabin havası sisteme tekrar katılmaktadır.

Tekrar kullanılmak üzere kabine gönderilen bu hava içerisinde bulundurduğu toz, sigara dumanı, bakteri ve virüslerden arındırılmak için özel filtre sistemlerinden geçmektedirler. Bununla birlikte, filtrelenerek gönderilen hava kabin içerisinde, oranı yavaşça ve gittikçe artan, nem artışı da sağlamaktadır. Kabindeki bölgelere göre, First Class’ta nem oranı %5 ve tam dolu bir Economy Sınıfında %15’e kadar çıkmaktadır.

Kabin konforu, üzerinde halen çalışılan ve tartışılan son derece önemli bir konudur. Havacılık endüstrisine tanıştırılmış ve kullanılan önemli bir gelişme daha bulunmaktadır. Taze hava üreticilerinin içerisine Ozon Çeviricileri koyulmakta ve kabine verilen havanın içerisindeki zararlı ozon seviyesi bu vasıtayla zararsız seviyelere düşürülmektedir. Gelecekte kabin içerisindeki nem miktarını artırmak için de gelişmeler pek yakında olacaktır…

uted.org eylül 2005

Tags: , , ,

Permalink Yorumlar (5) Murat Eki 28, 2009

Rüzgar Enerjisi

Katagori: Fizik

Rüzgar enerjisinden yararlanabilmek için artık bol rüzgarlı bir şehirde yaşamak zorunda değilsiniz! Yaşadığınız bölge rüzgar bakımından pek şanslı olmasa bile, küçük bir türbin yardımıyla evinizin gereksinim duyduğu elektrik enerjisinin yarısını sağlayabilirsiniz! Küçük ölçekli bir rüzgar türbininde, rüzgar türbini döndürür, türbin jeneratörü çevirir ve jeneratör de alternatif akım (AC) voltajı üretir. Ama rüzgar hızı değişken olduğ undan, üretilen voltaj da değişkendir ve zaman zaman pillerde saklanamayacak ya da şebekeyi besleyemeyecek kadar düşük olabilir. Alberta Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliğ i Bölümü’nden profesör Andy Knight ve ekibi, türbinlerin göreli olarak daha durgun koşullarda da yeterli düzeyde voltaj üretmesini olanaklı kılan bir sistem geliştirmiş bulunuyorlar Bu teknolojiyle, jeneratör tarafından üretilen AC akımı, bir düzeltici aracılığıyla DC’ye dönüştürülüyor ve böylece 12 voltluk bir akü içinde depolanabiliyor. Bir akü çıkış veriminden daha düşük bir voltajla yeniden doldurulamayacağından, ekibin geliştirdiği özel denetleyici aparat jeneratörden gelen AC’nin frekansını izliyor. Eğer voltaj DC’ye dönüştürülemeyecek ve depolamak üzere sistem üzerinden gönderilemeyecek kadar düşükse, denetleyici dönüştürücüdeki bir anahtarı çeviriyor ve elektrik enerjisi akışını durdurarak toplam voltaj 12 volt oluncaya kadar birikmesini sağlıyor. Dönüştürücüdeki bu anahtar saniyede 1.000 kez açılıp kapanıyor. Cihaz, anahtarın açık olduğu zamanı n kapalı olduğu zamana oranı nı düzenleyerek, voltajı duyarlı biçimde ayarlıyor. Knight bu tür denetleyicilerin özellikle rüzgar hızının saatte 20 kilometreden az olduğu, bir türbin kurmanın buna değip değmeyeceğinin sınırında olan bölgelerde ciddi bir çözüm olabileceğ ini belirtiyor. Knight ve ekibinin Edmonton Uluslararası Havaalanı’ nda yürüttüğü bir çalışma bu tür bir sistemin, üç aylık bir süre sonunda, küçük bir türbinin enerji üretimini %50 oranında artıracağını göstermiş. Bu yaklaşık 2 metre çapındaki bir türbinin bir günde 24 kilowatt saat (kwh) güç üretebileceği anlamına geliyor. Standart bir Amerikan evinde günde 35 kwh kullanıldığı göz önüne alındığında, bu hiç de azımsanmayacak bir enerji düzeyi. Büyük ölçekli rüzgar çiftliklerinde bulunan eşdeğer cihazlardan çok daha az elektronik bileşen içeren dönüştürücü ve denetleyici, bağımsız türbinler için pahalı olmayan bir uyarlama yöntemi olmak üzere tasarlanmış. Bir pilin DC voltajını AC’ye geri dönüştürmek için bir dönüştürücü eklendiğ inde, evsahipleri gereksinimlerinden fazla elektrik enerjisini şebekeye satar hale bile gelebilirler.

ruzgar

Kaynak:Bilimteknik

Permalink Yorumlar (162) Aykan Eki 28, 2009

Dalga Enerjisi

Katagori: Fizik

Okyanuslar yeryüzündeki tüm şehirleri aydınlatmak için gerekli güçten çok daha fazlasını elinde tutuyor. Bu potansiyeli değerlendirmek için gereksinimimiz olan tek şeyse, bilimadamları nın okyanuslardan yararlanmak için bir yol bulmaları.Sabit mıknatıs doğrusal jeneratör şamandırası, deniz yüzeyinden yaklaşı k 30 metre aşağıya bağlanmış 4 metre uzunluğundaki bir mil üzerine yerleştirilmiş güçlü mıknatıslar dizisinden oluşan bir sistem. Mili çevreleyen bakı r bobin, dalgalarla birlikte yukarı ve aşağı doğru hareket eden polyester bir şamandıra içinde duruyor. Hareketli bobin, milin manyetik alanı içinde gidip gelerek bir elektrik akımı oluşturuyor. 100 kilowatt gücündeki jeneratör şamandırası Oregon Eyalet Üniversitesi Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimi Okulu’ndan Annette von Jouanne ve Alan Wallace isimli profesörlerce tasarlandı. Su gücüyle ya da hava bası ncıyla çalışan pompalara dayalı eski düzeneklerin tersine bu şamandıra, %90 düzeyinde verimlilik oranına erişebiliyor. fiamandıraların genel elektrik şebekesine bağlanarak 5 yıl içinde evlere ve iş yerlerine güç sağlayabileceğ i düşünülüyor. Dalga enerjisinin rüzgar gibi diğer yenilenebilir enerji türlerine göre sahip olduğu belirgin üstünlükler var. Dalgaları önceden tahmin etmek rüzgara göre çok daha kolay. Üstelik rüzgardan 50 kat daha fazla enerji yoğunluğ una sahipler. Bir şamandıra ağından gelen düzensiz alternatif akım (Alternatif Current –AC) voltajı, elektrik tellerinin birleştiği bir bağlantı kutusuna bağlanıp doğru akıma (Direct Current –DC) dönüştürülerek yaklaşık 12.000 volta yükseltilebilir ve daha sonra kıyıya gönderilerek bir güç istasyonunda yeniden AC’ye dönüştürülebilir. Von Jouanne bu yöntem uygulanarak yaklaşık 500 şamandıradan oluşan bir jeneratör ağının, ortalama bir şehrin güç gereksinimini karşılayabileceğini öngörüyor. Deneme amaçlı ilk şamandı ranın çapı yaklaşık 5 metreyse de, aynı işleyiş mantığını daha küçük sistemlere uygulamak da mümkün. Örneğ in bu tür küçük bir sistemi bir teknenin demir halatına bağlayarak teknenin elektronik sistemlerine güç sağlanabilir. Önümüzdeki yaz bir şamandıranın dalgalara, aşınmalara ve fırtınalara karşı nasıl ayakta duracağını görmek için okyanusta denemesi planlanıyor. Yaklaşık on yıl önce bu tür sistemlerden ilk söz etmeye başladıklarında insanları n kendilerini çılgın olarak nitelendirdiğ ini belirten von Jouanne, aradan geçen sürede yaşanan teknolojik ilerlemeler sayesinde günümüzde bu tür sistemlerin çok akla yakın hale geldiğ ini söylüyor. Ancak, tek bir şamandı ra ve 500 şamandıra arasında çok büyük fark var. Kıyısal şamandıra çiftlikleri kurmak için resmi makamlardan izin almak gerekebilir. Zaten Von Jouanne sahilleri dalga enerjisini kullanmak için tatlı yerler olarak düşünüyorsa da, şamandıraların balina göçleri ve yerel balıkçıların geçimi gibi denizdeki yaşamla ilgili konuları etkileyebileceğini de kabul ediyor.

Resmi büyütmek için üzerine tıklayın.
Free Image Hosting at www.ImageShack.us


kaynak: Bilimteknik

Permalink Yorumlar (33) Aykan Eki 27, 2009

Asal Çarpanlarına Ayırma Algoritması

Katagori: Yazılım

Ekteki c++ kodu ile sayıyı asal çarpanlarına ayırabilirsiniz.

——->ek dosya

alternatif link:

http://rapidshare.com/files/297915577/carpanlarae_na_ayae_rma.rar.html

Tags: ,

Permalink Yorumlar (3) Murat Eki 26, 2009

Televizyon Ekranı Sinyal Alamayınca Neden Karıncalanır?

Katagori: Genel

Sinyal alınmadığında yüzlerce siyah-beyaz nokta kıpraşıp dururlar. Bunların hareketi tamamen rastlantısaldır.

TV’deki karincalanmanin gelen sinyalin rastgele, duzensiz olmasindan kaynaklaniyor. TV ve radyonun calisma ilkesini hatirlayalim:
Bildiğiniz gibi hareket halindeki yükler manyetik alana girince manyetik kuvvete maruz kalir. Radyo/TV’nin elektrik devresinde de elektronlar hareket ederler. Antene ulaşan radyo dalgalari bu hareketi etkiler. TV/radyo devresinin bir rezonans frekansı vardır (frekans düğmesini sağa sola çevirdiğinizde bu frekans değistirilir). Eger anteninize rezonans frekansında bir dalga gelirse bu diğer tüm dalgaların yarattigi etkileri bastırır, o frekanstaki yayını alırsınız. Yoksa, resonans yaratmayan çesitli dalgaların yarattığı düzensiz değişimleri yani paraziti duyarsınız.

Tags: ,

Permalink Yorumlar (41) Murat Eki 25, 2009

Ortaçağ’da Bilim Neden Geri Kalmıştı

Katagori: Genel

ORTAÇAĞLARDA

BİLİM NEDEN GERİ KALMIŞTI?

Orta Çağların, antik bilimi daha sonraki dönemlerin kullanımı için sakladığı genellikle kabul edilir Bu yargı Orta Çağ uygarlığının, bilim yönünden hem ba­şarısını hem de başarısızlığını dile getirir. Başarısı, dolaylı olması nedeniyle da­ha büyüktür Orta Çağ insanları yaşadıkları Batı İmparatorluğunda, Arapların doğu kesiminde buldukları ölçüde zengin bir bilim geleneğine sahip değillerdi. Batı kesiminde bilim daha sonra, 72. ve 13, yüzyıllarda Arap ve Yahudilerin et­kisiyle başladı. O dönemde kendilerine o denli uzak ve yabancı insanlardan bilimsel bir kültürü almak ve özümsemek gerçekten küçümsenebilecek bir ba­şarı değildir. Ama sadece bu kadar. daha fazla değil. Bir kez aldıkları bilimi pek zenginleştirdikleri söylenemez. Nitekim bilime katkıları o denli azdı ki, bilim tarihçileri Orta Çağları bir duraklama dönemi soymakta birleşirler.

Orta Çağ insanları yüz yıllar boyunca bir  ölçüde pratik el sanatlarını, biraz da doğa bilgilerini geliştirmekten geri kalmadılar. Hatta 12. ve 13. yüzyıllardaki başarıları, bilimsel bir uyanma ya da rönesanstan söz etmemize olanak verecek derecede önemliydi Bu uyanışın sonu­cu olarak bilimsel alanda daha önceki düzeyi çok aşan bir bilgi birikimi oluştu Onbirinci yüz­yılın başlarında bile matematik bilgisi basit he­saplamalardan. Pisagor öncesi geometrisine ait birkaç önermeden “abaküs” denen sayma çer­çevesi ile ondalık kesirler bilgisinden ileri geç­miyordu. Oysa onüçüncü yüzyılın sonlarına ge­lindiğinde durum değişmiştir: matematikçiler artık Pisagor geometrisinin üst düzeydeki prob­lemleriyle uğraşmakta, konilerin kesişmeleri yo­luyla kübük denklemlerin çözümüne yaklaşmak­ta, küresel trigonometriyi tartışmakta, hatta diferansiyel hesapların eşiğine adım atmış bulun­maktaydılar. Aynı dönemde, astrologlar yalnız artık dünyaya ait Ptolemy astronomisini özümsemekle kalmamışlar, aynı zamanda göklerin haritasını, gezegen ve yıldızla­rın geçiş yollarını da öğrenerek. Kopernik’- in büyük devrimine yol açmışlardır. Gene o dönemde kimyagerlerin, metal ve gazla­rın özelliklerine İlişkin yeni bilgilere ulaştıkla­rını görüyoruz, öte yandan işlenmiş büyülü ya da değerli taş listeleriyle yararlı bitki ve özel­likle hayvanların huy ve özelliklerine ilişkin alegorik masal kolleksiyonlan. o dönemin daha sonra Onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda botanik ve zoolojide girişilen büyük sınıflama çalınma­larına zemin hazırlayan önemli etkinliklerdi. Gerçekten Orta Çağların sonuna geldiğimizde, büyük ölçüde anatomide biraz da insan fizyo­lojisinde önemli bir bilgi birikimiyle karşılaş­maktayız. Hatta İlkel düzeyde de olsa, yer yer birtakım deneysel çalışmaların da yapıldığı göz­den kaçmıyor.

Daha pratik düzeyde de, kayda değer bazı teknik İlerlemelere tanık olmaktayız. Örneğin, karanlık çağ dediğimiz Orta Çağların başında, çiftçiler o dönem için yepyeni ‘bir sistem olan bir tarımsal tekniği icad edecek, ya da hiç değilse, benimseyecek kadar atılım gücü gös­termişlerdi. İki veya üç tarla düzeni ile ekin rotasyonuna dayanan bu sistem ağır tekerlekli pulluk, daha da önemlisi, hayvanları omuzların­dan koşumlamak gibi Romalı’larca bilinmeyen, bilinse bile kullanılmayan, yenilikleri içeriyordu. Aynı dönemde. Avrupa’nın pek çok ülkesinde üstten-vuruşlu değirmen çarkı dişli-çarklı trans­misyon ile donatılmış büyük su değirmenleri İrlanda ya da Norse tipi denen küçük yatay su değirmenlerinin yerini almıştır Orta Çağ pratik sanatları İçinde en önemli yeri tutan görkemli bina inşaatındaki gelişmeler ise göz kamaştırıcıdır. Denebilir ki, bina İnşaat tekniğinde o dönemde sağlanan gelişme, o dönemi izleyen bos- yüz yıllık sürede gözlediğimiz Rönesans mito- lojisinden. hatta günümüzdeki betonarme inşaat tekniğinden daha İleri ve hızlı olmuştur.

Görülüyor ki. Orta Çağlar hem entellektüel. hem de teknik düzeylerde bazı gelişmeler kaydemiştir. Ne var ki, dönemin geniş yaşam pa­noraması. ya da, I.Ö. dördüncü yüzyıldaki Grek ve onu izleyen Helenist bilimin başarılarıyla karşılaştırıldığından bu gelişmeler sönük kal­makta; onyedinci yüzyılın bilimsel etkinliği karşısında büsbütün önemsiz görünmektedir ki bu donukluğu nasıl açıklayabiliriz?

Bilimsel gelişmeye yol açan temel etkenler konusunda bilim tarihçileri ve bilim felsefecileri çoğu kez anlaşmazlığa düşerler. Kimine göre temel etken kişilerin evreni anlama ya da ger­çeği bulma tutkusudur. Kimi ise bilimsel geliş­meyi, insanların doğaya egemen olma yolunda­ki çabalarının, üretim araç ve yöntemlerindeki ilerlemelerin bir sonucu sayar.

Entellektüel başarısızlığı açıklamak daha kolay görünmektedir. Orta Çağlar’ın bilinen ni­teliklerinden ötürü bilimsel düşünmeye yönelik olması beklenemezdi. Bu demek değildir ki. “entellektüel dev diye niteleyebileceğimiz hiç kimse yoktu. Kuşkusuz vardı; ancak kendini inanca bırakmış bir dönemde üstün yetenekli kişiler de uğraş ve İlgilerini bu ortamda bul­muşlardı. Kısacası, bilim gibi bir uğraş için ne zamanları ne de İlgileri vardı.

Üstelik bilim gibi bayağı ve sıradan bir İşle uğraşmak İçin neden de yoktu. Bilindiği gibi bilimsel araştırmanın amacı bize evreni, evre­nin işleyiş ve kökenini açıklayan kapsamlı bir kuram oluşturmaktadır. Oysa Orta Çağlarda böyle bir araştırma ve açıklama çabasına gerek var mıydı? İnsanlar İçin o zaman, dünyanın na­sıl oluştuğu, ne amaçla, hangi araçlarla ve na­sıl yönetildiği konularında tüm duygusal doyuruculuğu ve bütünlüğü İle bir açıklama varken, yorucu ve sıkıntılı bir çalışmaya girip yeni bir kuram oluşturma çekici olabilir miydi?

Aynı ilgisizliği pratik alanda da bulmakta­yız. Doğayı daha iyi anlama pratik alandaki ge­lişmelerden beklenemezdi: çünkü, teknik geliş­meler zaten çok azdı. Orta Çağ meslekleri yüz­yıllarca önemli bir değişikliğe uğramadan aynı yöntemlerle sürüp gitmiştir. Onbirinci yüzyılın sonlarındaki büyük gelişmeden sonra, Avrupa’nın büyük bir bölümünde tarım tam bir durak­lama dönemine girmiştir. Demir İşleme, doku­ma ve çömlekçilik islerinde zaman zaman kimi gelişmelere rastlamak olasıdır: ne varki, Orta Çağlar bütünüyle gözönüne alındığında teknik gelişmelerin son derece yavaş ve yetersiz bir düzeyde kaldığı gözden kaçmaz.

Bu durumdan en başta o dönemin ekonomik düzenini sorumlu tutmak gerekir. Yüzyıllar­ca yasam, bu arada ekonomik etkinlikler sıkı bir mevzuatın ağı içinde sarılmıştı. Ne var ki,ne amaçla olursa olsun, konan mevzuat, teknik gelişmeleri tıkamıştı. Çünkü yasa ve kurallar, mevcut teknik yöntemler çerçevesinde oluştu­rulduğundan, yeni buluş ve gelişmelere olanak tanımıyordu.

Üstelik denetim ve koruma eğilimi o denli kök salmış, öylesine ileri gitmişti ki, her İş ko­lunda teknik yöntemler tam bir gizlilik içinde tutuluyordu. Orta Çağ Loncaları kendilerine “gizemli” bir görünüm vermeye özen gösterir, öyle kalmak isterlerdi. Bu sıkı gizlilik yerel sa­natların pek çoğunda vardı. Bilginin bir sır ola­rak saklanması, örneğin madencilik ve kumaş dokumacılığı gibi ileri tekniğe dayalı endüstri­lerin belli merkezler dışına yayılmasını önlemiş­ti. Bilgi alışverişine yalnızca göç ya da yeni yerleşim durumlarında olanak vardı.

Endüstri ve pratik sanat kollarında bin bir güçlükle oluşturulan bilgilere, bu durumda bi­lim dünyasının yabancı kalması kaçınılmazdı. Öte yandan bilim adamlarının ulaştıkları birta­kım sonuçlar da gene bu yüzden endüstriyi et­kilemekten uzak kalmıştı. Nitekim: demirin baş­lıca özellikleri, bu arada esnekliği» daha Orta Çağlar’ın başlangıcında keşfedilmişti: ne var ki. onbeşincl yüzyıla gelinceye dek spiral ya­yın, onyedinci yüzyıla gelinceye dek de yaprak yayın bilindiğine İlişkin ortada hiç bir belirti yoktur, öte yandan, endüstride pompanın, özel­likle basit şırınga tipi pompanın kullanılmasın­dan yüzyıllar geçmesine karşın teorik mekanik, boşluk kavramından yararlanamaması nedeniyle yanlışlıklar içinde bocalayıp duruyordu. Başta askeri alanda olmak üzere çeşitli alanlarda su ve hava basıncı ya da ısıtılan hava ve buharın genleşmesi gibi olgulardan yararlanılarak yapı­lan araç ve makinalara ilişkin bilgi ve deneyim­lerin hiç biri, resmi hidrostatik teoriyi, gazların genleşmesi veya atmosfer basıncı teorisini etkileyememişti. Gerçi çok eskiden beri kaldıraç kullanılmakta idiyse de, mekanik bilimi kuvvet momenti (tork) kavramına onüçüncü yüzyılın sonlarına gelinceye dek yabancı kalmıştır. Orta Çağ çiftçilerinin, hayvan besleyicilerinin pratik bilgileri de hiç bir şekilde biyolojik teoriyi et- kilitleyememiştir. Boyacıların ve sabuncuların de­neyimleri de aynı şekilde kimya bilimini etki­lemekten uzak kalmıştır. Orta Çağlarda tekno­loji ve bilim her biri kendi dünyasında ama birbirinden uzak, donuk bir yaşam sürdürmüş­tür.

Orta Çağların ilk sıralarında tarımdı yer alan büyük yenilikler, nüfus hareketlerinin can­lılığını koruduğu, ekonomik örgütlenmenin he­nüz katı bir biçim almadığı bir zamana rastlar.

Daha sonra, onikinci ve onuçüncü yüzyıllarda Hollanda ve Almanya’da gözlenen tarımsal atı­lım da gene nüfusun hareket canlılığı kazanma­sı ve yeni yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasıyla olanak kazanır. Endüstriyel mesleklerdeki teknik buluşların da endüstrinin yerel yönetimlerin buyruğu dışında kalabildiği yer ve zamanlarda ortaya çıktığını görmekteyiz Savaş teknolojisi prenslerin hizmetindeydi; prensler ise loncaların düzenlediği ekonomik kurallara bağlı değildi. Ondördüncü yüzyılda İngiliz kumaş endüstrisin­deki büyük değişiklikler, endüstrinin kent yöne­timlerinin yetki sınırı dışında kalan köylere kaçmasıyla ancak olanak kazanmıştır Bina ya­pımındaki görkem de kent yönetimlerinin dene­tim ve buyruğu dışında serbestçe İş arayabilen ustaların eseridir.

Salt entellektüel düzeyde onikinci yüzyılın sonlarında başlayıp onüçüncû yüzyılda süren İtalyan Rönesansı da kimi yönlerden bir ayrıca­lık oluşturur. Bu uyanışı yalnızca çeviri salgı­nının bir ürünü saymak yanlıştır. Çeviri hare­ketinin bilimsel etkinliği açıklaması şöyle dur­sun. kendisi açıklanmaya gerek bir olgudur. Antik felsefe üzerindeki yorumlarıyla Araplar üçyüz yıldan beri ispanya’da İdiler, ve onlarla temas olanağı. 850 yıllarına göre 1250 yılların­da daha fazla değildi. Oysa Orta Çağların ne başlangıç ne de kapanış dönemlerinde bu denil yoğun ve bol bir çeviri etkinliğine rastlamamak- tayız.

O halde, onüçüncü yüzyıldaki uyanışı nasıl açıklayabiliriz? Herhalde gerçek neden, ne İtal­yanların Doğu Akdeniz’deki ticaretleri, ne de haçlı seferleriydi. Pek az çeviri Doğu Akdeniz’­den gelmiştir: haçlı seferlerini düzenliyenler ise. İtalyan tacirleri gibi, çeviri hareketinin tü­müyle dışında kalmıştır. Daha temel ve entellektüel İlgiye doğrudan İlişkin bir neden olma­lıdır. Çünkü karanlık çağa özgü atmosfer, yerini yepyeni bir havaya bırakmıştı. Hatta artık din­sel inancın, insanların biricik İlgi odağı olmak­tan çıktığı bile söylenebilir. Felsefe ve edebi­yatın. tümüyle dinsel bir karakter taşıyan bir ortamda birden bire boy vermesi şaşılacak bir olaydır. Din alanında bile değişik manastır dü­zenlerini de içine alan azınlık hareketleri yüz­yıllarca bütünlüğünü sürdüren fikir düzenini sarsıntılara İtmiştir. Orta Çağ eğitiminde anlaş­mazlıklara. dinsel doğmaları temelinden sarsan felsefi çatışmalara, hotta en masum fikir ayrı­lıklarının arkasında son derece derine İnen kuşkulara bu dönemde tanık olmaktayız. Fransız kültür tarihçisi Talne’nin onüçüncü yüzyılı kuşku İçinde kıvranan bir dönem olarak nitele­mesi boşuna değildir. Daha sonraki dönemlerde de gördüğümüz gibi bu kuşku, entellektüel öğ­renme merakına, yasak soruları yeniden ortaya atma isteğine, doğru yanıtı bulma yolunda her kaynağa başvurma cesaretine yol açmıştır. İşte felsefe ve bilim öğretilerine yönelen İlginin. Grek’lerden ve Arap’lardan öğrenme İsteğinin nedeni bu kuşkuda yatmaktadır. Çeviriler de bu öğrenme merakının bir sonucudur.

Böylece, “italyan Rönesansı” denilen bu dönem. Orta Çağlar hakkındaki yargıyı tümüyle doğrulamaktadır. Bilimsel ilgiden yoksun Orta Çağ insanları elbet de dinsel doğmaların öte­sine geçemezlerdi. Pratik sanat kollarında ya da antik öğrenimi koruma ve yayma yolunda ne gibi başarıları varsa, bunların olduğu kada­rıyla Orta Çağ damgasını taşımıyan kimliklerine borçludurlar.

Kaynak:Bilimteknik


Permalink Yorumlar (20) Aykan Eki 25, 2009

Birim Sistemleri

Katagori: Genel

Uluslararası Birim Sistemi (SI), 1960′taki “Ağırlıklar ve Ölçümler” genel konferansında tanımlandı ve buna resmi bir statü verildi. Bilimde ve teknolojide kullanmak üzere önerilmiş olan bu sistemin genel kabulü, teknik iletişimi kolaylaştırmaya yöneliktir. Bu, karmaşık bir ödevdir. Çünkü, bilim adamlarının kendi aralarında ve mühendislerle, mühendislerin kendi aralarında ve teknik malzemeleri hazı rlamakla görevli elemanlarla anlaşmaları için bunların dikkate alınması gerekir. Anlaşılmanın evrenselliği, bir tek uluslararası sistemin evrensel kullanımıyla desteklenmelidir. Uzmanlar arasındaki hızlı ve kolay iletişim, özelleştirilmiş dillerin kullanılması yla desteklenir. Özelleştirilmiş dilin bilimde daima bir yeri olduğundan, tüm bilim adamları, çalışmalarını alanları dışındakiler için de etkili kılmak zorundadırlar. Bu nedenle, tüm çalışmalarımızda SI birimlerini kullanmakta büyük yarar vardır. 40 yıl sonra bile, diğer birim sistemlerinin terkedilmemiş olması, SI birimlerine geçişin yavaş olduğunu gösterir. Bunun nedeniyse, genelde, olası karışıklıkları engelleme düşüncesi. Ancak tüm kitapları n SI birimleri kullanılarak yeniden ele alınması gerekebilir. Ya da öncelikle bilimsel yayınlarda sonra da öğretimde sıkı bir disiplinle SI birimleri yerine oturabilir. Her ne kadar ABD’de ticarette ve pratik mühendislikte “İngiliz” birim sistemi hâlâ kullanılmaktaysa da, ISO, tüm standartlarında SI birimlerini kullanmayı önermekte. ASTM ve diğer ABD standartlarında hem alışılmış hem de SI birimleri kullanılmakta. Ancak amaç, bilimde ve tüm mühendislik dallarında SI birimlerini kullanmayı yaygınlaştırmak. Hiçbir birim sistemi statik olamaz; ölçüm teknikleri ve fiziksel olayların anlaşılmasına yönelik fikirler geliştikçe SI birimlerinde de değişiklikler olacaktır. Bilimin bazı ileri alanlarında SI birimleri uygun olmayabilir. Böyle durumlarda, ilgili bilim alanında uygun birim sistemi kullanılabilir. Bununla birlikte, belli başlı bulgular, yazarın tercih ettiği sistemle birlikte, SI birimleriyle de verilmelidir. SI, bağımsız nicelikler için alınmış yedi temel birimin yanısıra iki ek birimden oluşmuştur. Bunların kombinasyonu olanlara da türeme birimler denir.

platinÖzel Kabuller: 1. Yukarıdaki tartışma, bir deneyin koşullarını ya da sonuçlarını nicel olarak ifade eden sayısal verilere dayanır. Sonuçların hesaplarına ya da ifadelerine girmeyen genel tanısal bilginin kullanımı için herhangi bir zorlama yoktur. Buna göre bunlar “200 inch’lik bir teleskop”, “1 ila 10 atmosfer arasındaki basınçlar” ya da “yaklaşık 1 mmHg basıncında” gibi ifadelerde yer alabilirler. Benzer şekilde, ticari amaçla ölçeklemede, matkap çapı nı verirken ve diğer benzer durumlarda tanısal amaçlı kullanılabilirler. 2. SI birimlerinin tüm pozitif ya da negatif tam kuv-vetleri (öneklerin SI birimleri ile kombinasyonları dahil), ister yalın, isterse diğer birimlerle birlikte olsun, kabul edilebilir. Üslü ifadeler öneklerde de kullanılabilir; yani cm2 ya da mm3, 10-4 m2 ve 10-9 m3 olarak gösterilebilir. Metrekelvin gibi kombinasyonlarda milikelvin (mK) ile karıştırmamak için (m·K) deki gibi çarpmayı gösteren bir nokta kullanı lmalıdır. Bazı birim sembolleri birden fazla harf içerdikleri için tüm birim çarpımları nda çarpma noktası kullanı lmalıdır: örneğin weber için Wb, watt-barn için W·b gibi. Eğer bileşik bir birim, bir birimin diğer bir birime bölünmesiyle elde edilmişse ya kesir çizgisi ya da negatif üs kullanılır; örneğin saniyede metre için m/s ya da m·s-1′de olduğu gibi. Ancak ikiden fazla birimin kombinasyonunda birden fazla kesir bulunuyorsa, karışıklığa meydan vermemek için ardışık negatif üsler kullanılır; örneğin kg·m-2·s-1. 3. Celsius sıcaklığını (sembolü t), t = T-T0 eşitliği ile tanımlanmış olarak kullanmak kabul edilebilir. Burada T, kelvin cinsinden termodinamik sıcaklık ve tanım olarak T0=273,15 K’dir. Celsius sıcaklığı genellikle Celsius derecesi (sembolü °C) olarak ifade edilir. “Celsius derecesi” birimi, “kelvin” birimine eşittir ve bir Celsius sıcaklık aralığı Celsius derecesi cinsinden ifade edilebilir. 4. Termodinamik sıcaklık için kullanılan K sembolü diğer sembollerle karışacaksa, bunun yerine °K kullanılabilir. 5. Bazı logaritmik ölçekler, örneğin pH, dB ve Np kullanılabilir. 6. Kilogram’ın katları ve askatları, öneklerle birlikte gram kullanılarak ifade edilir. 7. Yazım sırasında, örneğin sıcaklığın eV ve enerjinin cm-1 şeklinde kullanılmasından kaçı nılmalıdır. Tablolarda ve grafiklerde birimler daima ifade edilmek istenen fiziksel özelliklerle uyuşmalıdır. Örneğin, atomik terim değerleri cm-1 birimleriyle verilmişse, tablodaki kolonun başlığı E/hc olmalı, basitçe E yazılmamalıdır. 8. Sözcükler ve semboller karıştırılmamalı dır. Matematiksel işlemlerde yalnızca semboller kullanılmalıdır. Örneğ in, “mol başına joule”, “J/mol”ve “J·mol-1″ yazılmalı; “joule/mol” ya da “joule mol-1″ yazılmamalıdır.

Kaynak:Bilimteknik

111122223333

Permalink Yorumlar (132) Aykan Eki 24, 2009

Elmanın Faydaları

Katagori: Genel

Elmada bolca bulunan quercetin adlı bir antioksidan maddenin, akciğerleri ve solunum yollarını sigara ve kirli havanın etkilerinden korumaya yardımcı olduğu saptandı. Araştırmacılar, bunu ortaya çıkarmak için yaşları 45 ve 59 arasında 2500’den fazla kişi üzerinde yaptıkları araştırmada, beslenme alışkanlıkları ve solunum arasındaki ilişkiyi saptadılar. Araştırmada sigara, hava kirliliği gibi olumsuz; düzenli egzersiz gibi olumlu etkenler de göz önünde bulunduruldu. Ortaya çıkan sonuç, elma yiyerek alınan quercetin’in solunum fonksiyonlarını geliştirdiği saptandı. Quercetin, elmanın yanında, soğan, çay ve kırmızı şarapta da bulunuyor.

Kaynak:Bilimteknik

Permalink Yorumlar (87) Aykan Eki 24, 2009
« Older Entries