Mercekler ve Aynalar

Katagori: Fizik

Ayna, insanın kendisini görmesi için kullandığı cam veya maden levhadır. Mercek ise içinden geçen paralel ışınları birbirine yaklaştıran ya da uzaklaştıran saydam bir cisimdir. İnsan gözünün görmesini göz merceği sağlar. Görme bozukluğunu gidermek için merceklerden oluşan gözlük takılır. Fotoğraf makinesi ve büyüteç de, mercekle çalışan araçlardır. Mikrokskop, teleskop ve diğer birçok ölçme araçlarında mercekler ve aynalar bulunmaktadır.

Bir aynanın önünde durup bakarsanız, yüzünüzü görebilirsiniz. Aynanın durumunu değiştirince, başka cisimleri de görebilirsiniz. Aynada, önündeki cismin bir görüntüsü oluşur.

Mercek ve aynalar, görüntü eldesi için kullanılırlar. Normal bir düz aynada, öndeki cismin görüntüsü, cisimle aynı büyüklükte ve doğrultudadır; fakat sağı ve solu yer değiştirmiştir. Sol el, görüntünün sağ tarafında görünür. Aynalar ve merceklerle daha büyük yada daha küçük görüntüler de elde edilebilir. Mercek, bir ya da  iki yüzü çukur veya tümsek olan, cam veya plastikten yapılmış bir araçtır. Saydamdır, yani ışığı geçirir. Fakat içinden geçen ışığın gidişini saptırır. Bu sapmaya ışığın kırılması denir.

Ayna ise ışığın geçemediği, parlak bir cisimdir. Yüzleri düz veya eğri olabilir. Camın bir tarafını gümüş veya başka metalle kaplayarak yapılır. Ayna, üzerine gelen ışığı, geldiği tarafa geri gönderir. Bu olaya da ışığın yansıması denir. Mercekler ve aynalarla ilgili çalışmalara geometrik optik denir. Optik, ışık bilgisi demektir. Geometri ise, şekiller ve doğrultuları inceleyen bilimdir.farklı şekilli mercekler ve aynalar, ışığın gidişini çeşitli şekillerde değiştirirler. Bunlar geometrik optik kurallarıyla belirlenmiştir.

Işık, bir enerji türüdür. Kitabın sayfasından göze gelen ışık, göze enerji taşımaktadır. Fakat ayna ve merceklerin çalışmasını açıklamak için ışığın ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Işığın ne olduğu öğrenilmeden çok önce ışığın hareket şekli incelenmiş ve anlaşılmıştı.

Işık, cam, su ve hava gibi maddelerden geçebilir. Bu maddelere ortam denir. Boşluk da bir ortamdır ve ışık ondan da geçebilir. Işığın hareketi, ışınlardan yola çıkılarak daha kolay incelenebilir. Işık ışını, ışığın çok ince bir parçasıdır
Bir ortamda yol alan bir ışın doğrusal olarak gider. Fakat başka bir ortama geçince, doğrultusu değişir. Bir ayna veya merceğe çarpınca da aynı şey olur. Bunlara gelirken ve çıktıktan sonra ışık doğrusal yayılır. Fakat içinde, kırılmalar nedeniyle sapmalar olur.

Düz bir çizgi çizin. Bunu bir aynanın düz yüzü varsayın. Sonra bu yüzeye gelen, doğrusal bir ışın çizin. Bu ışın, aynaya herhangi bir noktada çarpsın. Aynı noktaya gelen, fakat aynaya dik bir ışın daha çizin. Buna dik çizgi veya normal denir.
Önce çizilen herhangi ışın, normalle bir açı yapar ve bu açıya gelme açısı adı verilir. Yansıyan ışın da, normalle bir açı yapar. Buna yansıma açısı denir.Yansıma yasasına göre, gelme açısıyla yansıma açısı birbirine eşittir. Böylece, yansıyan ışın, gelen ışının normalle yaptığı açının aynını yapacak şekilde, normalin diğer tarafına çizilebilir. Gelme açısı sıfır derece ise, gelen ışınla yansıyan ışın üstüste çakışır.Gelme açısı doksan dereceye yakınsa, yansıyan ışın da ayna yüzüne değerek gider.Bu olay, bir bilardo topunun masanın kenarına çarpıp, aynı açıyla diğer tarafa gitmesine benzer.Aynanın önüne bir cisim koyduğumuzu düşünelim. Cismin her noktasından geçerek gelen ışınlar aynaya çarpar. Her ışın, yansıma kuralına uyar. Yansıyan ışınlar, normalin diğer tarafına doğru yol alırlar. Aynanın arkasındaki bir noktadan ışınlar çıkıyormuş gibi görünür. Cisim oradaymış gibi olur. Bu şekilde, aynanın arkasında oluşan görüntüye gerçek olmayan görüntü denir.

Düz aynada,cisimle görüntü aynı boydadır. Ayna arkasındaki görüntünün ve öndeki cismin, aynaya uzaklıkları eşittir.
Bütün cisimler, üzerlerine gelen ışığın bir kısmını yansıtırlar. Böyle olmasaydı, onları göremezdik. Fakat neden her cisimde aynadaki gibi görüntüler görmeyiz? Ayna yüzeyinin özelliği nedir?Aynalarda görüntü oluşmasının nedeni arka yüzlerinin çok parlak olmasıdır. Yüzey pürüzlü olursa, yansıyan ışınlar birçok doğrultulara dağılır, bu yüzden bir görüntü oluşamaz. Dışbükey (konveks) aynadaki görüntü de, düz aynadakine benzer. Yüzeyi düz değildir ve dışa doğru çıkıntılıdır.bir topun yüzeyi veya fincanın dış tarafı da dışbükeydir. Dışbükey aynanın yüzeyi küreseldir ve kürenin bir kısmı şeklindedir. Büyük mağazalardaki ve otomobillerdeki aynalar genellikle dışbükeydir. Dışbükey aynada cismin görüntüsü, cisimden daha küçüktür. Ayrıca görüntünün biçimi de bozulmuştur.Dışbükey aynalarda yalnız görüntünün büyüklüğü değişmez. Görüntünün aynaya uzaklığı, cismin aynaya uzaklığından daha azdır. Otomobillerdeki geriyi görme aynalarında arkadan gelen otomobiller daha yakında gibi görülür. Gerçek uzaklıklarını anlamak için dönüp bakmak gerekir.Dışşbükey aynanın küçük bir yüzeyini düzlem ayna gibi düşünebiliriz. Aynı şekilde, yeryüzündeki küçük bir yüzeyi de düz olarak görürüz. Böylece, her ışın, düz yüzeyden yansıyor gibi düşünülebilir.

Dışbükey aynanın merkezinden ve tepesinden geçen normal doğruya aynanın ekseni denir. Eksen üzerindeki cisimlerin görüntüsü yine eksen üzerinde oluşur.

Çorba kaşığının arkasıda dışbükey aynadır. Kaşığın iç çukur tarafı ise, içbükey (konkav) bir yüzeydir. Dışbükey aynalar, küçük görüntü verdikleri halde, içbükey aynalardaki görüntü, cisim tarafındadır ve cisimden daha büyüktür. Traş aynaları iç bükey ayna şeklindedir.

Eğlence parklarındaki güldüren aynaların yüzeyleri dalgalıdır. Bazı kısımları dışbükey, bazı kısımları ise içbükey aynadır. Bu yüzden, bakınca, bazı kısımlarımızı büyük, bazılarını ise küçük görürüz. Cisim uzakta ise, içbükey aynalarda değişik bir görüntü oluşur.bir traş aynasından yeteri kadar uzakta durursanız kendinizi daha küçük görürsünüz. Aynı zamanda görüntü baş aşağıdır ve aynanın arkasında değil, önündedir.
Bu çeşit görüntüye gerçek görüntü denir. Görüntünün bulunduğu yerden gerçek ışınlar geçer. İçbükey aynaların çok yakınındaki cisimlerin görüntüsü ise, dışbükey aynalardaki gibi gerçek olmayan görüntüdür.Çok büyük astronomi teleskoplarında yansıtıcı (reflektör) denilen içbükey aynalar vardır. Kalifornia’daki Palomar dağındaki yansıtıcının çapı 508 santimetredir. Yıldızların görüntülerini elde etmekte kullanılır. Yıldızların görüntülerinin resmi de çekilebilir.Aynalardan başka, merceklerle de görüntü elde edilebilir. Mercekler cam disklerden kesilir ve sonra yüzeyleri parlatılır. Işık, mercekten geçince, doğrultusu değişir. Bu olayı anlamak için, ışığın su ve camda nasıl yol aldığını bilmek gerekir. Bir ortamdan diğerine geçerken ışığın doğrultusu değişir. Buna kırılma denir.Hava ve cam gibi, farklı iki ortamın sınırını belirtmek amacıyla düz bir çizgi çizin. Sonra havadan bir ışın geldiğini gösterin. Cama çarptığı yerdeki yüzeyin normalini çizin. Işık, cam içinde yolunu değiştirecek ve kırılmış ışık olacaktır. Kırılmış ışının, normalle yaptığı açıya kırılma açısı adı verilir. Bu açı, normalin diğer tarafındadır.Kırılma kuralına göre kırılma açısı, gelme açısından daha küçüktür. Yani, ışık, norrmale doğru yaklaşır. Eğer açı, yüzeye teğet olarak gelirse, yani dik açılı ise düz olarak yoluna devam devam eder.Şimdi de camdan gelen herhangi bir ışın çizin. Bu ışın kırılacak ve havaya çıkacaktır. Havadaki kırılma açısı, camdakinden farklıdır. Kırılma kuralına göre, kırılma açısı, gelme açısından daha büyüktür. Işık, normalden uzaklaşır şekilde yol alır.Bu iki durum birbirinin benzeridir. Havadaki açı, camdaki açıdan her zaman daha büyüktür. Cam, havadan daha yoğun bir maddedir. Yoğun olan ortamda, açı daha küçüktür. Bu durum diğer ortamlar içinde böyledir. Işık, hava ile su arasında kırılıyorsa, sudaki açı daha küçüktür, çünkü su, havadan daha yoğundur.Işık, havadan, daha yoğun bir ortama geçerse, o ortamın yoğunluğuna bağlı olarak kırılır. Ortamın yoğunluğu fazlaysa, kırılma açısı küçük olur; yani ışık daha fazla bükülür. Bu bükülme miktarı, kırılma indisi denilen bir sayıyla gösterilir. Yoğunluğu fazla olan ortamın kırılma indisi de büyüktür.Aynalarda olduğu gibi, mercekler de ışığın doğrultusunu değiştirmek için kullanılır. Bir cisimden gelen ışınlar, mercekten geçtikten sonra, başka bir noktada kesişirler ve sanki oradan çıkıyor gibi olurlar.Yeni noktada bir görüntü oluşur. Büyüteçler, iki tarafı da dışbükey olan merceklerdir. Bunları kullanarak, Güneş ışınlarını bir noktada toplayabilirsiniz. Böylece Güneşin bir görüntüsünü elde edebilirsiniz. Aynı şekilde pencerenin görüntüsü de görülebilir.Bir büyüteçle, kolunuzu uzatıp tutarak cisimlere bakın. Cisimlerden gelen ışınlar, mercekle gözünüz arasında bir bir yerde birleşir ve ışık bu noktadan yeniden gözünüze gelir. Cisimlerin gerçek görüntülerini görürsünüz. Fakat bu görüntüler başaşağı durumdadır.Küçük gök dürbünleri, normal dürbünler ve bir çok astronomi dürbününde, cisimlerin gerçek görüntülerini elde etmede dışbükey mercekler kullanılır. Bunlara ince kenarlı mercekler adı verilir. Cisimler ince kenarlı merceğe yaklaştıkça, görüntüleri, mercekten daha uzakta oluşur. Fakat cisim, merceğe çok yakınsa, gerçek bir görüntü oluşmaz. Cisimle aynı tarafta, gerçek olmayan bir görüntü oluşur. Küçük bir böceğe, büyeteci yaklaştırarak bakınca, böceğin gerçek olmayan bir görüntüsü görülür.

Büyüteçteki merceğin iki yüzü de dışbükey değildir. Biri dışbükey diğeri düzdür. Bu tip merceğe düzlem-dışbükey mercek denir. Bir yüzü dışbükey diğeri çukur da olabilir. Bunlar ışınların daha az dağılmasını sağlarlar.Ortası, kenarlarından daha ince olan mercekler, büyüteç olarak kullanılamaz. Cisimlerin görüntüleri gerçek değildir ve cisimden daha küçüktür.  Bunlarla gerçek görüntü elde edilemez. Gözlüklerdeki mercekler daha çok bu türdendir.
Bir cismin veya görüntüsünün fotoğrafını çekebilirsiniz. Fotoğraf makinesinin merceği iki tarafı dışbükey ince kenarlı mercektir. Film üzerinde gerçek görüntü oluşturur.
İnsan gözündeki mercek de ince kenarlıdır. Gözün ağtabaka denilen arka kısmında, gerçek görüntü oluşturur. Ağtabakada renkli ışıklar ve görüntüler elektrik sinyallerine dönüşür ve beyine gider.Yapay merceklerin şekli değişemediği halde, göz merceği, yüzeylerini değiştirebilir. Eğriliği çok fazlalaşınca, yakındaki cisimleri görür. Eğriliği az olunca, uzaktaki cisimleri görür.Fotağraf makinesinin merceğinin belirli bir şekli vardır. Farklı uzaklıktaki cisimlerin görüntüsünü, film üzerine düşürebilmek için, mercek hareket ettirilir.Merceklerin ve aynaların da yapım kusurları olabilir. Yüzeylerinin eğriliği değişkense, bulanık görüntülerin oluşmasına yol açarlar. Bir noktadan gelen ışınlar, bir noktada birleşmez, farklı yerlerde birleşirler. Buna küresel sapma adı verilir. Bunu önlemek için, merceklerin yüzeyi tam küresel yapılmaz.Renk sapması nedeniyle de bulanık görüntü oluşabilir. Çünkü merceğin yapıldığı cam, farklı renkli ışıkları, farklı miktarlarda kırar. Bu yüzden cisimlerin görüntüsü bulanık olur. Görüntü, renkli şeritler biçiminde görülür. Bu sapma, birkaç merceği bir arada kullanarak düzeltilebilir. Kullanılan camların kırılma indisleri farklı seçilir.

Merceğe gelen ışınların hepsi diğer tarafa geçmez. Bir kısmı da geri yansır. Bu durum pencere camında görülebilir. Bunlar, optik araçlarda  istenmeyen  yanlış görüntülere yol açabilir. Bu yansımayı azaltmak için mercekler, ışığı geçiren, fakat yansıtmayan özel bir kimyasal maddeyle kaplanır.
Işık, yoğun bir ortamdan, az yoğun ortama geçerse, yüzeyin normalinden uzaklaşarak kırılır. Bu kırılma o kadar fazla olabilir ki , kırılan ışın, yüzeye teğet olur. Bu durum kritik açı denilen belli bir geliş açısında olur. Geliş açısı, kritik açıdan daha büyükse, kırılma olmaz. Gelen bütün ışık, yeniden çok yoğun ortama yansır. Buna tam yansıma adı verilir.Mercek: Optik görüntüler oluşturmak için kullanılan, genellikle küresel yüzeylerle sınırlı, camdan ya da ışık kırıcı bir maddeden yapılmış hacim.Dalga ve titr: Sesötesi mercek, sesötesi titreşimlerin hızının, sesötesi inceleme ortamındakinden (su, insan vücudu) çok farklı olduğu bir gereç içinde (pleksiglas, kauçuk) gerçekleştirilen ve bu nedenle, sesötesi titreşimler için optik merceklerin ışığa gösterdiğine benzer özellikler gösteren düzenek. (Sesötesi mercekler, akustik mikroskopta kullanılır.)Elektron: Elektron merceği, kondansatörlerden (elektrostatik mercek), bobin ya da elekromıknatıslardan (elektromanyetik mercek) oluşan ve optik merceklerin ışık demetlerini saptırdığı gibi, yüklü parçacık demetlerini de saptıran eksenel bakışımlı düzenek. (Elektron akımlarını yakınsatmaya olanak veren elektron mercekleri birçok aygıtta, özellikle elektron mikroskoplarında kullanılır.)Mad: Kenarlara doğru incelen, nispeten az kalınlıkta mineral yığını.

Oftalmol: Yapay gözmerceği genellikle katarakt nedeniyle çıkarılan gözmerceğinin yerine takılan implant.(Afaki durumunda gözlükle yapılan düzeltmeye göre çok daha iyi olduğundan büyük bir gelişme göstermiştir:görme alanını tam görür ve görüntülerin boyutlarını da büyütmez.)

Opt: Basamaklı mercek ya da Fresnel merceği merkezi bir mercek ile kırıcı ya da yansıtıcı çeşitli halkalardan oluşan ve koşut ışıklı geniş bir demet elde etmek için deniz fenerlerinde kullanılan optik sistem.

Radyotekn: Radyoelektriksel mercek, bir radyoelektrik dalgasının yayılmasında, faz gecikmeleri oluşturmaya yarayan ve böylece yakınsama ya da ıraksama etkileri yaratan düzenek; faz gecikmelerinin değeri gelme açısına ya da düzenekten geçen ışının konumuna bağlıdır.

Ansikl. Opt: Bir mercek, genellikle küresel olan iki yüzeyle (diyoptrlar) sınırlı, kırıcı ve saydam bir ortamdan oluşur. Doğurucuları koşut olan iki silindir yüzeyle sınırlı mercekler de vardır.

Mercek: Bir cisimden gelen ışık ışınlarını odaklayarak cismin optik görüntüsünü oluşturmaya yarayan cam ya da bir başka saydam malzemeye denir. Fotoğraf makinesi, gözlük, mikroskop, teleskop gibi aygıtlarda merceklerden yararlanılır. Işık, merceğin içinde hava da olduğundan daha yavaş ilerler;
bu nedenle de ışık demeti hem merceğe girerken hem de mercekten çıkarken kırılır, yani aniden doğrultu değiştirir; merceklerin ışık ışınlarını odaklama etkisi de bu olgudan kaynaklanır

Merceklerde, duyarlı biçimde işlenmiş iki karşıt yüzey vardır; bu yüzlerin her ikisi de küresel olabileceği gibi, biri küresel öteki düzlemsel olabilir. Mercekler, yüzeylerinin biçimine göre, çift dışbükey, düzlem dışbükey, yakınsak aymercek, çift içbükey, düzlem içbükey ve ıraksak aymercek olarak sınıflandırılır. Merceğin eğri yüzeyi, gelen ışık demetindeki farklı ışınların farklı açılarla kırılmasına neden olur ve bu da, ışık demetindeki paralel ışınların tek bir noktaya doğru yönelmesine (yakınsama) ya da bu noktadan öteye doğru yönelmesine (ıraksama) yol açar. Bu noktaya merceğin odak noktası ya da asal odağı denir. Bir cisimden yayılan ya da yansıyarak gelen ışık ışınlarının kırılması, bu ışınların farklı bir yerden geliyormuş gibi algılanmasına yol açar ve nitekim bu farklı yerde de cismin optik bir görüntüsü oluşur. Bu görüntü gerçek (fotoğrafı çekilebilir ya da ekran yansıtılabilir) olabileceği gibi sanal da (mikroskopta olduğu gibi, ancak merceğin içinden bakılarak görülebilir) olabilir. Cismin optik görüntüsü cismin kendisinden daha büyük ya da daha küçük olabilir; bu durum, merceğin odak uzaklığına ve cisim ile mercek arasındaki uzaklığa bağlıdır.

Duyarlı ve net bir görüntü oluşturabilmek için genellikle tek bir mercek yetmez; bu nedenle de örneğin teleskoplarda, mikroskoplarda ya da fotoğraf makinelerinde, değişik mercek kombinasyonlarından yararlanılır. Bu tür mercek gruplarındaki merceklerden bazıları dışbükey ve bazıları içbükey olabileceği gibi bunların bazıları kırma ya da ayırma gücü yüksek ve bazıları da kırma ya da ayırma gücü düşük camdan yapılmış olabilir. Gruptaki mercekler, her birinin sapıncı (aberasyon) istenen düzeyde olacak ve net bir görüntü elde edilebilecek biçimde, duyarlılıkla saptanmış uzaklıklarda yerleştirilir ya da üst üste yapıştırılır. Mercekler yerleştirilirken yüzeylerinin eğiklik merkezinin asal eksen ya da optik eksen denen düz bir hattın üzerinde bulunmasına özen gösterilir.

Mercekler çok değişik çaplarda yapılabilir; örneğin mikroskoplarda 0,16 cm, teleskoplarda ise 100 cm’lik mercekler kullanılabilir. Daha büyük teleskoplarda mercek yerine içbükey aynalardan yararlanılır.

Mercek Çeşitleri:

Yüzlerinin durumuna ve biçimine göre, üçü ince kenarlı, üçü de kalın kenarlı olmak üzere altı tür mercek ayırt edilir. Yüzlerin C1 ve C2 eğrilik merkezlerinden geçen doğruya merceğin ana ekseni adı verilir ( yüzlerden biri düzlemse, merkezlerden biri sonsuza gider). S1 S2 uzunluğu merceğin kalınlığıdır. Kalınlık, yüzlerin eğrilik yarı çapı karşısında önemsiz kalıyorsa, mercek ince, karşıt bir durum söz konusu olduğunda da kalındır. İnce kenarların bazı özellikleri, incelenmesi daha güç olan kalın merceklere de yaygınlaştırılabilir.

İnce mercekler: İnce mercekler durumunda S1 ve S2 noktalarının, ana eksen üzerinde bulunan ve merceğin optik merkezi adı verilen bir O noktasında birbiriyle karşılaştıkları kabul edilir. İnce mercekler ince kenarlı ya da kalın kenarlı olabilirler. İnce kenarlılar yakınsak merceklerdir: Ana eksene paralel olan her ışın demeti bir F noktasında yakınsayarak görünür hale geçer. Kalın kenarlılar söz konusu olduğundaysa mercek ıraksaktır. Bu sonuçlar kırılma yasalarından kaynaklanır. Bir merceğin, bir cismin tam belirgin (net) bir görüntüsünü vermesi için, cismin her noktasına görüntünün bir noktası denk düşmelidir: Bu durumda sisteme stigmatik adı verilir. Bunu gerçekleştirmek çok güç, hatta büyük boyutlu cisimler söz konusu olduğunda olanaksızdır. Bununla birlikte, görüntüyü oluşturmak üzere kullanılan ışınların ana eksen ile yaptıkları eğim az olduğu ve mercekten optik merkeze yakın geçtikleri zaman (Gauss koşulları) yeterli derecede iyi bir sonuç elde edilir.

Bu durumda, ana eksene dik bir düz cisimden, eksene dik bir düz görüntü sağlanır. Görüntü, bu noktaya yerleştirilmiş olan bir ekran üzerinde gözlenebiliyorsa buna gerçek görüntü, karşıt durumdaysa zahir görüntü adı verilir.

Yakınsak mercekler: Ana eksene paralel ışınların yakınsama noktası olan F noktasına ana görüntü-odak adı verilir. Bu odak ana eksen doğrultusunda, sonsuzdaki bir nesne-noktanın görüntüsüdür.(uygulamada nesne-noktanın görüntüsünün tam F üzerinde  olması için, bu noktanın    OF uzunluğunun on katı kadar bir uzaklıkta bulunması çoğunlukla yeterli olur.)

Öte yandan, ana eksen üzerinde öyle bir F noktası da belirlenebilir ki, F’ten çıkan ışınlar mercekten geçtikten sonra ana eksene paralel bir ışın demeti oluştururlar. Söz konusu F noktasının görüntüsü bu durumda ana eksen üzerinde sonsuzda bulunur ve F noktasına ana nesne-odak adı verilir.

OF ve OF’ uzunlukları sırasıyla merceğin nesne-odak uzaklığı ve görüntü-odak uzaklığı olarak adlandırılır. Ana eksene eğik olarak gelen paralel bir ışın demeti, ana eksene F’ nokatasında dik olan bir düzlemde ki bir H’ noktasında (ikincil görüntü-odak) yakınsar; bu düzlem, görüntü-odak düzlemidir. Aynı biçimde, ikincil nesne-odak ve nesne-odak düzlemi tanımlanabilir.

BİR NESNENİN YAKINSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Basit olarak bir AB doğru parçasıyla gösterilmiş olan düz bir nesne ve mercek konumu ve boyutları çizim yoluyla saptanabilen bir A’ B’ görüntüsü verir(Çizim kolaylığı için bazı noktalar ana eksenden uzaklaşmış olsalar bile, Gauss koşullarının gerçekliği kabul edilir). Merceğin ana ekseni üstünde bir A noktasıyla, bu eksene dik olan AB doğrusu seçilir. Aranan görüntü, merceğin ana eksenine dik olan ve B noktasından B’ görüntüsü bilindiğinden tam olarak saptanan bir A’B’ doğru parçasıdır. B’ elde etmek için, B’den çıkan demetin iki özel ışını göz önüne alınır(geometride, bir nokta, bilinen iki doğrunun kesişmesiyle tam olarak belirlenir);sözgelimi, F noktasından geçerek gelen ışınla, O optik merkezden geçerek gelen ışın kullanılabilir. Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’ noktasıdır(B’den geçen ışınların tümü, mercekten geçtikten sonra B’ noktasındanda geçerler). Nesnenin konumuna göre görüntü gerçek yada zahiridir.

Iraksak mercekler:Ana eksene paralel ışınlı bir demete F’ noktasından çıkıyormuş gibi olan ıraksak bir demet denk düşer; bu noktaya anagörüntü-odak denir. Ana nesne-odak adı verilen birF noktasında, zahiri olarak yakınsayacak biçimde bir demetin mercek üstüne gönderilmesiyle, ana eksene paralel olarak ortaya çıkan bir demet elde edilir. Yakınsak mercekteki gibi, ıraksak merceklerde de görüntü-odak ve nesne-odak düzlemleri ile görüntü-odak ve nesne-odak uzaklıkları’nın tanımı yapılır.

BİR NESNENİN IRAKSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Burada  da yakınsak mercekler için yapılan işlemin aynısı gerçekleştirilir:B noktasından çıkan iki özel ışın (sözgelimi,biri O’ dan, öteki F’ den geçen ) kullanılır. Birincisi sapmaz;ikincisiyse ana eksene paralel olarak çıkan bir ışın gibi sapar. Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’ noktasıdır. Nesnenin konumuna göre, görüntü gerçek yada zahiridir.

Mercek Sapınçları:

Mercek Gauss koşullarına uygun olarak kullanılmadığı zaman, elde edilen görüntüler bozulur ve sapınç (aberasyon) diye adlandırılan olaylar görülür.
Renkser Sapınç: Beyaz ışıkta aydınlanmış bir nesne, az ya da çok önemli renklenme gösteren bir görüntü verir. Buna merceğin kırılma indisinin, ışığın dalga boyuyla birlikte değişmesi yol açar. Beyaz ışık farklı renklerdeki belirli sayıda ışınımın üst üste gelmesi biçiminde ele alınırsa (tek bileşenli [tek renkli] ışınım) bu ışığın kırmızı ışınımları morunkilerle aynı noktaya yakınsamazlar. Böylelikle farklı renklerde birçok görüntü elde edilir. Bunlar ancak kısmen üst üste gelirler.

Geometrik Sapınç: Büyük açılımlı bir demet kullanıldığında bir nesne noktası, bir P’görüntü noktası verir; çünkü merceğin kenar bölgelerinden geçen ışınlar eksene yakın bölgeden geçenlere oranla daha çok parlar; yakınsak bir merceğin merkez bölgesine göre kenarları da yakınsak, ıraksak bir merceğin kenarları da daha ıraksaktır (küresel sapınma). Yukarıdaki bozulma düzeltilse bile, mercek, ana eksenin yakınında bulunan bir noktanın görüntüsünü, bu noktadan çıkan demet çok genişse normal biçiminde vermez. Biçimi kuyruklu yıldızı (komet) anımsatan bir leke elde edilir; bu sapınca koma adı verilir.

Dar demetlerin kullanılması, kusurlardan arınmış görüntülerin elde edilmesi için yeterli olmaz. Gerçek merceğin ana eksenine çok eğimli olarak gelen ince bir ışık demetiyle nesne-noktanın iki ayrı görüntüsü meydana gelir. Astigmatizm adı verilen bu sapınç bir dairesel yarı çaplarını aynı anda net bir görüntüsü elde edilmesinin olanaksızlaşmasından kaynaklanır: Yatay çap belirgin olunca dikey çap belirsizdir; bu durumun tersi de söz konusudur.Ayrıca bu kusurlar düzeltilse bile ana eksene dik olan geniş bir düzlemsel yüzeyin görüntüsü eğri bir yüzeydir. Bu kusara alan eğriliği adı verilir.

Yukarıda sözü edilen kusurlar giderildikten sonra başkaları ortaya çıkabilir; bunların sonucu olarak görüntülerin doğrusal büyümesi, merceğin ekseninden uzaklaştıkça artar. Böylece, eksenden geçmeyen bir doğru çizgi içbükeyliği görüntünün merkezine doğru (fıçı biçiminde bükülme) ya da ters yönde (hilal biçiminde bükülme) dönmüş olan eğri bir çizgi verir.

Bu sapınçların azaltılması sorunu çok güçtür, çünkü düzeltilmeleri için gerekli koşullar çoğu kez birbirine karşıttır. Gözlükçüler, isteğe göre, çeşitli merceklerin biçimlerinden, maddelerinden ve karşılıklı yerlerinden yararlanmak amacıyla bir çok merceği bir arada kullanırlar.

Özel Mercekler:

Silindirik mercekler, silindir bir yüzey ve bir düzlemle, küresel-silindirik mercekler bir küre ve silindirle sınırlandırılmıştır. Bazı merceklerse yüzlerinden biri bir düzlem ya da bir küreyle değiştirilebilen, iki tor yüzeyiyle sınırlandırılmıştır; bu tor mercekler özellikle gözlerdeki astigmat durumunun düzeltilmesine yararlar. Fresnel’in deniz fenerlerinde kullanılan kademeli mercekleri eksenin küresel sapıncının kısmen, ama yeterli olarak giderilmesini sağlar. Merkez bölgesinin kalınlığının azaltılması, büyük çapta uygulamaların gerçekleştirilmesine olanak verir. Böylelikle ısınma ve büyük enerji yitimi tehlikesi de azaltılmış olur.

Merceklerin Kullanıldığı Yerler:

Dışbükey mercekler fotoğraf makinelerinde kullanılır. Fotoğraf makinesinde, merceğin hemen arkasında bir fotoğraf filmi bulunur. Fotoğraf makinesinin boyutları ve film ile mercek arasındaki uzaklık göz önünde tutlacak olursa, fotoğrafı çekilecek görüntünün makineye oldukça uzak olduğu kavranabilir. İşte mercek bu uzaktaki cisimlerden, insanlardan ya da manzartadan gelen ışık ışınlarını toplayarak ardındaki film üzerinde ödaklar ve burada görüntünün baş aşağı, yani ters bir resmini oluşturur. Refleks tipi makinelerde, birincisinin aynısı ikinci bir mercek daha bulunur; bu mercek, aynı görüntüyü arkadaki bir cam ekranın üzerine düşürerek fotoğrafçının odaklama ayarını iyi yapabilmesine ve çekeceği resmi tam olarak görebilmesini sağlar.

Zoom objektifliği makinelerde ise odak uzaklığının değişmesini sağlayan ayrı bir mercek sistemi bulunur.

Sinema filmi göstericilerinden  ya da slayt makinelerinde parlak biçimde aydınlatılmış filmden gelen ışık üzerine düşürmeye yarayan dışbükey mercekler kullanılır. Film yalnızca 35 mm genişliğindedir, ama ekran üzerine düşürülen görüntünün genişliği metrelerce olabilir.

Gözdeki Mercek :

Gözde de, görüntüyü oluşturan bir dışbükey mercek sistemi vardır. Öndeki kavisli, saydam katman (kornea) ile arasındaki suyumsu sıvı bir sıvı mercek oluşturur; gözbebeğinden (iristeki küçük delik ) göze giren ışık, ilk aşamada bu mercek tarafından odaklanır. Sonra ışık, gözbebeğinin ardında yer alan, içteki dışbükey göz merceğinden geçer. Bakılmakta olan cismin görüntüsünün odaklama ayarının yapılabilmesi için, küçük kaslar göz merceğinin eğriliğini ve biçimini değiştirebilir. Görüntü, gözün arkasında, ağtabaka denen ışığa duyarlı bir alanın üzerinde oluşur. Mercek  sistemi dışbükey olduğundan görüntü baş aşağı gelmiş durumdadır;görüntüyü doğru konuma getiren beyindir.

Merceğin Oluşturduğu Görüntü:

Elinize dışbükey, yani yakınsak bir mercek alın ve merceği bir cisme iyice yaklaştırın; öyle ki, mercek ile cisim arasındaki uzaklık, merceğin odak uzaklığından daha küçük olsun. Bu durumda cismi doğal konumunda, am büyültülmüş olarak göreceksiniz. Daha sonra merceğin ardına, yani sizin baktığınız tarafına bir kart koyun; bu durumda, kartın üzerinde cismin görüntüsünün oluşmadığını fark edeceksiniz(oysa pencereye tutulan mercek örneğinde görüntü oluşmuştu ). Kart, film yada ekran üzerine düşürülebilen görüntülere “gerçek “ görüntü denir. Bu tür yüzeylerin üzerinde oluşturulamayan görüntülere de sanal görüntü adı verilir yada eski adıyla zahiri görüntü denir. Sanal görüntüler ancak merceğin içinden bakılarak görülebilir.

Bir büyüteç ya da oyuncak bir teleskopla bakarken, gözlenen cismin çevresinde genellikle renkli saçakların oluştuğunu görürsünüz. Bunun nedeni farklı renklerden ışık ışınlarının mercekten geçerken farklı açılarla kırılmasıdır. Örneğin, mavi ışık ışınları kırmızı ışık ışınlarından daha büyük bir açıyla kırılmaya uğrar. Beyaz ışık, gökkuşağındaki bütün renklerin karışımından oluştuğu için, görüntünün çevresinde bir gökkuşağı saçağı oluşur. Bu saçağı gidermek için mercek, her biri ayrı tür camdan yapılmış iki katman halinde hazırlanır. Bu tip merceklere bileşik mercek denir. Bunların üretimi oldukça zor ve masraflıdır; kaliteli fotoğraf makinelerinin ve dürbünlerin pahalı olmasının nedeni de budur.

Merceklerin Yapımı ve Tarihi:

Mercekler, cam bloklarının karborundum (silisyum karbür) ya da korindon (alüminyum oksit) gibi aşındırıcı bir tozla zımparalanmasından sonra, demir oksitli bir cila macunuyla perdahlanması(parlatılması) yoluyla hazırlanır. Bu işlemlerden bazıları makineyle gerçekleştirilir, ama gene de mercek yapımsüreci yavaş ve pahalıdır; son perdah işlemi ve merceğin sınanması büyük hüner ister. Günümüzde, gözlük camı, kontak lens ve büyüteç yapımında plastiklerden de yararlanılır; bu tür gözlük camlarına piyasada organik cam denir.

Eski Yunanlılar ve Romalılar, güneş ışınlarını odaklıyarak ateş yakmak için bazen içi su dolu cam kaplardan yararlanırlardı. Gözlük ve büyüteç 1300’den önce; teleskop 1608’de icat edildi. Çok güçlü bir büyüteç türü olan MİKROSKOP;TELESKOP kendi maddelerinde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Topluiğne başı büyüklüğündeki merceklerden, 1 metre çapındaki merceklere kadar çok değişik boyutlarada mercekler yapılabilir. ABD’de, Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’nde bulunan büyük teleskopun objektif büyüklüğü 1 metredir.

TELESKOP

Teleskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar uzakta olan cisimlere bakmak için kullanılan bir aygıttır. Optik teleskoplar, uzaktaki cisimden gelen ışık ışınlarının toplanması ve bu ışınların cismin büyütülmüş bir görüntüsünü elde edecek biçimde odaklanması ilkesine dayalı olarak çalışır. Ama radyo dalgaları gibi başka ışınım türlerini toplayan teleskoplar da vardır. Örneğin; radyoastronomi alanında kullanılan radyoteleskoplar çok önemli aygıtlardır. Optik teleskopların en önemli kullanım alanı astronomidir; bunlardan ayrıca, karada ve denizde uzak cisimlerin görüntülerini büyültmekte, yerölçümü aygıtlarında ve sekstantlarda  da yararlanılır. Dürbünler aslında, yan yana getirilmiş iki teleskoptan başka bir şey değildir.(bkz.dürbün)

Teleskopu kimin bulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bir söylentiye göre, 1608’de Hollanda’da Hans Lippershey adındaki Middelburglu bir gözlük yapımcısı, bir gün rastlantı sonucu, art arda duran iki mercekten bakmış ve yakındaki kilisenin rüzgargülünün çok büyük olarak görmüş, böylece de teleskopu keşfetmiştir. Ama bazılarına göre, teleskop 1608’den önce de bilinmekteydi.

Teleskop bulunduktan sonra hızla başka ülkelere de yayıldı. İtalyan bilim adamı Galileo Galilei teleskopun astronomi   için çok yararlı olabileceğini fark etti. Galileo 1610’dan başlayarak kendisi için çeşitli teleskoplar yaptı ve bunlarla pek çok önemli astronomi keşfinde bulundu. Ay’daki dağları, Jupiter’in en büyük dört uydusunu, Venüs’ün evrelerini, Samanyolu Gökadası’ndaki yıldız alanlarını ve Güneş lekelerini de içine alan bu keşifler astronomi tarihinde bir dönüm noktası oluşturur.

Önceleri bütün teleskoplar bir içbükey mercek (ortası uçlarından daha ince olan ıraksak mercek ) ile bir dışbükey mercekten (ortası uçlarından daha kalın olan ıraksak mercek ) yapılırdı. Bunlara Galileo teleskopu denirdi. Alman astronom Johannes Kepler, bir içbükey ve bir dışbükey mercek yerine iki dışbükey mercek kullanılarak daha iyi bir teleskop yapılabileceğini ileri sürdü ve bu türden ilk teleskop 1630 dolaylarında gerçekleştirildi. Kepler teleskopu denen bu tür bir teleskopun astronomi için Galileo teleskoplarından daha uygun olduğu  ortaya çıktı ve Kepler teleskopu kısa sürede yaygınlaştı.

Mercekli Teleskoplar:

Galileo ve Kepler teleskoplarının her ikisi de mercekli teleskoptu ve ışık ışınlarının kırılması temeline dayalı olarak çalışıyordu. Objektif denen büyük mercek, uzaktaki cisimden gelen ışık ışınlarını kırılmaya uğratarak belirli bir odakta toplar. Gözlemci, göz merceği denen ve objektifin oluşturduğu görüntüyü büyütmeye yarayan daha küçük mercekten bakar. Mercekli teleskoplar ışığın kırılması ilkesine dayalı olarak çalıştığı için kırılmalı teleskop olarak da adlandırılır.
Galileo bütün gözlemlerini, merceklerinin çapı 5 cm den daha kısa olan küçük teleskoplarla yapmıştı. Sonraki astronomlar, daha çok ışık toplayabilen daha büyük mercekler kullandılar.
İlk mercekli teleskop yapımcılarının ve kullanıcılarının karşılaştığı en büyük sorunlardan biri, farklı renklerdeki ışığın farklı miktarlarda yada açılarda kırılması olgusuydu. Mavi ışığın kırmızı ışıktan daha çok  kırılması yada benzeri durumlar, ilk kırılmalı teleskop yada merceklerinin hafif bulanık bir görüntü vermesi ve görüntünün çevresinde bir renk saçağı oluşmasına neden oluyordu. Bu sorunu 18.yy’ın sonlarında iki İngiliz mucit çözdü. Chester Moor Hall ve John Dollond birbirlerinden habersiz sürdürdükleri çalışmalar sonucunda, farklı cam türlerinden yapılmış merceklerin kullanılmasıyla görüntüdeki bulanıklığın ve renk saçaklarının ortadan kaldırabileceğini buldular. Sonraki teleskop yapımcıları da daha büyük çaplı mercek yapma yöntemleri geliştirdiler. Mercekli teleskop bugün de önemini korumaktadır, çünkü bunlara başka aygıtlar takılarak gökcisimlerinin doğrudan ölçümleri yapılabilmektedir.

Aynalı    Teleskop:

Aynalı teleskoplarda ışık ışınları, bir çukur aynadan yansıtma yoluyla toplanır ve odaklanır. Bu tür teleskoplara yansımalı teleskop da denir. İlk aynalı teleskopu 1668’de büyük İngiliz bilim adamı Sir Isaac Newton yaptı. Aynalı teleskopun, bütün renkleri aynı biçimde yansıtmak ve ilk mercekli teleskoplarda görülen türden bir bulanıklığa ve renk saçaklanmasına yol açmamak gibi büyük bir üstünlüğü vardı. Alman asıllı büyük İngiliz astronom Sir William Herschel da aynalı teleskop yapımını geliştirenler arasındadır. Sir Herschel aynalarını kendisi taşlar ve parlatırdı. 1781’de Uranüs gezegenini keşfettiğinde kendi yaptığı teleskoptan yararlanmış ve sonraki 30 yılda da sistematik bir yıldız ve bulutsu kataloğu hazırlamıştı.

Günümüz Teleskopları:

İyi bir astronomi teleskopu net bir görüntü verebilmeli ve soluk cisimlerin açıkça görülebilmesini sağlayacak kadar çok ışık toplayabilmelidir. Mercekli teleskopta net görüntü, tek objektif yerine iki ya da daha çok mercek kullanılarak ve bu mercekler titizce taşlanıp parlatılarak elde edilir. Aynalı teleskopta ise bu, aynanın titizce taşlanmaşı ve parlatılmasıyla sağlanır. Objektif merceklerinin ya da aynanın alanı büyüdükçe ışık toplama gücüde artar.
Bugün kullanılmakta olan büyük teleskopların çoğu aynalı teleskoplardır. Bunun bir nedeni, kusursuz bir ayna yapmanın kusursuz bir mercek yapmaktan daha kolay olmasıdır. Bir başka neden de, aynanın belirli bir yüzeye yerleştirilerek doğru konumda kolayca tutulabilmesidir; oysa mercekler, ışık geçişini engellememek için ancak kenarlarından tutturulabilir ve büyük, ağır mercekleri sağlam bir biçimde bir yere oturtabilmek çok güçtür.

Cam aynalar 19.yy’ın ortalarında, cam yüzeylerin gümüşle kaplanması yönteminin bulunmasından sonra yaygınlaştı. Daha önceleri teleskop aynaları, yüzde 68 oranında bakır ve yüzde 32 oranında kalaydan oluşan bir alaşımdan yapılırdı. Günümüzde büyük aynalar genellikle gümüş yerine alüminyumla kaplanır; çünkü alüminyum daha uzun ömürlüdür, kısa dalga boylu ışığı daha iyi yansıtır ve kolayca kararmaz.

Büyük teleskoplarda, objektif merceklerinin yada aynanın bulunduğu tüp bölümü, gökyüzünün her yönüne dönebilen bir sehpanın üzerine yerleştirilir; böylece, seçilen gökcisminin, Dünya’nın dönmesinden kaynaklanan hareketi sırasında da izlenmesi olanaklı olur. Teleskoplar bir çark sistemi yada elektrik motorlarıyla döndürülür; büyük teleskoplarda her konum değişikliği elektriksel olarak gerçekleştirilir ve bilgisayarla denetlenir.

Teleskoplar genellikle kameralarla, bazen de gelen ışığın rengini kaydetmekmek için, spektrograflarla donatılır. Kameralı teleskopların üstünlüğü, gözle doğrudan görülemeyecek kadar solgun yıldızların fotoğraflarının çekilebilmesidir, bunun için objektif uzun bir süre açık bırakılır. Kalıcı bir kayıt biçimi olan fotoğrafın geçmişte astronomide büyük bir önemi olmuştur. Bugün fotoğraf tekniklerinin yerini almış olan özel elektronik aygıtların yardımıyla çok daha solgun cisimlerin varlıkları belirlenebilmektedir. Teleskop görüntüleri televizyon ekranına aktırılabilmekte ve bilgisayarda saklanabilmektedir.

Belirli amaçlar için özel teleskoplar geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları, parlaklığı ve ısısı nedeniyle ancak özel aygıtlarla gözlemlenebilen Güneş’in fotoğraflarını çekmekte kullanılır. Gökyüzünün geniş bir kesiminin fotoğrafını anında çekmeye yarayan özel teleskoplar da vardır; bu teleskop türü 1929’da Alman astronom Bernhard Schmidt(1879-1935) tarafından bulunmuştur ve Schmidt teleskopu olarak anılır.

Ünlü Teleskoplar:

Dünyanın en büyük mercekli teleskopu 1897’de ABD’de Wisconsin eyaletine bağlı William Bay’deki Yerkes Gözlemevi’nde kurulmuştur. Bu, 102 santimetrelik bir teleskoptur. (verilen büyüklük, mercekli teleskoplarda objektif    çapını, aynalı teleskoplarda ise aynanın çapını gösterir.)  Teleskopun mercekleri  taşıyan tüpünün uzunluğu 18 metredir. Artık çok büyük mercekli teleskop yapılmamaktadır, ama bu aynalı teleskoplar için geçerli değildir.

En büyük aynalı teleskoplardan biri, 1935-48 arasında, ABD’de California’daki Palomar Dağı Gözlemevi’nde kurulmuş olan 5,1metrelik Hale teleskopudur. Teleskopun yalnızca aynasının ağırlığı 18 tondur, aynayı taşıyan tüp 17 metre uzunluğundadır ve 140 ton ağırlığındadır. Sehpasıyla birlikte teleskopun toplam ağırlığı 500 tona ulaşmaktadır. Ama bu büyük kütle, küçük bir kuvvetle döndürülebilecek kadar duyarlı bir biçimde dengelenmiştir.

ABD’de Arizona eyaletindeki Kitt Peak’te kurulu olan gözlemevinde bir düzineden çok teleskop vardır. Bunların en büyüğü, yapımı 1973’te tamamlanan 4 metrelik Mayall aynalı teleskopudur. Güneş etkinliklerini incelemek için kullanılan, dünyanın en büyük Güneş teleskopu da Kitt Peak’tedir.

Çok aynalı teleskop sistemlerinin gerçekleştirilmesiyle teleskop tasarımında büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu sistemde bir kaç ayna ışığı ortak bir odak noktasının üzerinde toplar. Her ayna çok duyarlı bir biçimde bilgisayarla denetlenir ve böylece verdikleri görüntülerin tam olarak üst üste düşmesi(örtüşmesi) sağlanır. Arizona eyaletindeki Hopkins Dağı’nda bulunan altı aynalı teleskopun gücü, 5 metrelik bir teleskopunkine eşdeğerdir; ama maliyeti çok daha düşüktür. Toplam olarak 15 metrelik çapa eşdeğer, birden çok ayna kullanan teleskop tasarımları geliştirilmiştir.

Modern teleskopların kurulması için harcanması gereken para çok büyük olduğundan astronomlar bunları olabildiğince verimli bir biçimde kullanmak isterler. Gözlemlerde bugün artık fotoğraf tekniklerinden pek fazla yararlanılmamaktadır, çünkü ışığı algılamak ve löçmek için duyarlı elektronik aygıtların kullanılmasına dayalı daha iyi yöntemler geliştirilmiştir. Ama bugün de Schmidt teleskoplarında fotoğraf tekniklerinden yararlanılır.

Teleskoplar bulutların, su buharının ve atmosfer kirliliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için dağların tepesine kurulur. Örneğin; İngiliz optik astronominin ana merkezi, Britanya Adaları’daki koşulların gözlem için elverişsiz olmasından dolayı Kanarya Adaları’na aktarılmıştır. Bir teleskop için en iyi yer, gözlem koşullarının kusursuz olduğu uzay karanlığıdır. Günümüzde balonlarla ve yapma uydularla uzaya teleskoplar gönderilmektedir. ABD’nin fırlattığı insansız uzay aracı “Yörünge Astronomi Gözlemevi 2”de (OAO-2) 11 teleskop bulunmaktadır. 1990’da ise, Hubble Uzay Teleskopu fırlatılmıştır; ama teleskopun aynalarından biri arızalı çıkmıştır. Gelecekte belki de  Ay’da teleskoplar kurulacak ve böylece herhangi bir atmosfer etkisinden uzak, son derece net görüntüler elde edilebilecektir.

Uzaydaki cisimlerin yaydığı pek çok ışınım türü, Dünya’yı çevreleyen atmosferin içinden geçemez. X ışınları, morötesi ve kızılötesi ışınlar bunlardan bazılarıdır. Bu dalga boylarındaki astronomi çalışmaları, yörüngedeki yapma uydulara yerleştirilen özel teleskoplarla gerçekleştirilir.

DÜRBÜN

Dürbün, uzaktaki cisimlerigözlemlemekte kullanılan ve içine gözmercekleri(oküler) yerleştirilmiş iki tüpten oluşan optik alete denir. Aynı çerçeveye yerleştirilen tüplerdeki mercek sisteminin odak noktası çoğunlukla tak bir ayar halkasıyla yapılır, ama her tüpü ayarlanan dürbün türleri de vardır.

Çoğu dürbünde her tüpün içinde iki prizma vardır. Bu prizmalar, gözmerceğinin ters çevirdiği görüntüyü yeniden doğrultur. Prizmalar, ışık ışınlarının tüpün içinde katedeceği uzaklığı arttırarak, dürbünün uzunluğunu azaltır. Ayrıca, objektif mercekleri arasındaki uzaklığın, gözmercekleri arasındaki uzaklıktan daha fazla olmasını olanaklı kılarak daha iyi bir stereoskopik etkiye(uzak mesafelerdeki görüntülerde derinlik özelliği) yol açarlar.

Dürbünler genellikle, 6*30, 7*50 ya da 8*30 olarak sınıflandırılır. İlk sayı objektif merceğinin büyütme oranı, ikicisi ise milimetre cinsinden çapını belirtir. Merceğin çapı, dürbünün ışık toplama gücünün bir ölçüsüdür. Derinlik etkisinin önemli olmadığı durumlarda, tekgözmercekli(monoküler) dürbünler kullanılır. Bunlar temelde çift tüplü dürbünlerin yarıya bölünmüş türleridir. Basit ve ucuz mercek sistemlerinden yapılan tiyatro dürbünlerinin görüş açısı dardır ve büyütme oranları 2,5-4 arasında değişir.

MİKROSKOP

Mikroskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük cisimleri görmeye ve incelemeye yarayan aygıttır. MERCEK  madddesinde anlatılan basit büyüteçler bazen “basit mikroskop” olarak tanımlanır; ama mikroskop deyimini, daha büyük, daha karmaşık ve çok daha etkili bir alet olan “bileşik mikroskop” için kullanmak daha doğru olur.

Mikroskopun oluşturduğu görüntüye doğrudan yada bir ekran üzerine yansıtılılarak yada fotoğrafı çekilerek bakılabilir. Mikroskopla incelenen maddeler saydam yada saydamsız olabilir. Bileşik mikroskoplarda bakteri boyutlarındaki cisimler incelenebilir, öte yandan elektron mikroskopuyla çok küçük virüslerin ve büyük moleküllerin görülmesi olanaklıdır.

Optik Mikroskop: (tarihçe) İlk mikroskop türü 15.yy’ın ortalarından başlayarak büyüteç olarak kullanılan tek mercekli mikroskoptu. Geliştirdiği tekniklerle çok yüksek nitelikli mercekler yapmayı başaran Felemenkli doğabilimci Antonie van Leeuwenhoek(1632-1723), bunlara 2-3 mikrometre(0,002-0,003mm) çapındaki bakterileri incelemeyi başardı. O dönemde böyle tek mercekli mikroskoplar renkser sapınç(aberasyon) sorununu artıran bileşik(iki yada daha fazla mercekli) mikroskoplara yeğlenmekteydi. İlk bileşik mikroskop, 1590-1609 arasındaki dönemde Felemenk’te yapıldı; bu tür mikroskopu Hans Jansen, onun oğlu Zacharias ya da Hans Lippershey’in bulduğu kabul edilir. Bulunuşundan kısa süre sonra İtalyan ve İngiliz optikçilerin yaptıkları bileşik mikroskoplar yaygın olarak kullanılmaya başlandı; ama bu mikroskoplarda kullanılan merceklerin renkser sapıncı görüntünün renklenmesine ve bozulmasına yol açıyordu. İlk olarak teleskoplarda kullanılan ve renkser sapıncı büyük ölçüde ortadan kaldıran renksemez(akromatik) mercekler mikroskoplarda 18.yy’ın sonlarında Hollanda’da kullanılmaya başladı. Ayrılımı(farklı dalgaboylarındaki ışığın kırılma indisinin farklı olması nedeniyle değişik renklerin farklı miktarlarda kırılarak birbirlerinden ayrılması) düşük crown camından yapılmış bir dışbüke(tümsek) mercek ile ayrılımı yüksek flint camından yapılmış bir içbükey(çukur) merceğin birleştirilmesiyle oluşturulan renksemez merceklerin yapımına ilişkin ilk kurumsal çalışmayı İngiliz optikçi Joseph Jackson Lister gerçekleştirdi. (1830) mikroskop tasarımında en önemli gelişme Alman fizikçi Ernst Abbe (1840-1905) tarafından gerçekleştirildi. Abbe, yağa daldırılmış objektif tekniğini (objektif ile incelenecek cisim arasına bir yağ damlasının yerleştirilmesi yöntemi) buldu, cisim üzerinde ışığın yoğunlaştırılmasını sağlayan kondansörü geliştirdi, merceklerin ayırma gücü ve ışık toplama yeteneklerinin belirlenmesini sağlayan “sayısal açıklık” kavramını ortaya koydu ve yüksek nitelikli, sapınçsız apokromatik mercek sistemini geliştirdi. Abbe,mikroskopta ayırma gücünün optik sistemin sayısal açıklığının büyütülmesi ya da daha kısa dalgaboyu ışık kullanılmasıyla yükseltilebileceğini de belirledi. Görünür ışık kullanılarak birinci yöntemin kuramsal sınırlarına ulaştıktan sonra, ikinci yolun denenmesine geçildi, böylece morötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplar gerçekleştirildi, ama bu tür mikroskopların yapımında önemli teknik zorluklarla karşılaşıldı.1924’de Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie, elektron demetinin bir dalga demeti özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektron demetinin dalgaboyunun ışığın dalga boyuna oranla çok daha kısa olmasından yararlanarak 1930’lu yıllarda elektron mikroskopu gerçekleştirildi. Elektron mikroskopuyla elde edilen büyütme gücü 50 binin üstündedir.

Bileşik Mikroskop: Tek bir yakınsak mercekten oluşan ve yalın mikroskop olarakta bilinen büyüteçlerle  20’den yüksek büyütme gücü elde edilmesinde merceğin sapınç özelliklerinden kaynaklanan önemli sorunlar ortaya çıkar. Günlük yaşamda kullanılan büyütme gücü düşük büyüteçlerin yanı sıra duyarlı mekanik aygır yapımcılarının gözlerine kıstırarak kullandıkları ve saatçi gözlüğü denilen büyüteçler yalın mikroskopların günümüzde yararlanılan örnekleridir. Çift dışbükey yada düzlem dışbükey (bir yüzü düzlemsel diğeri dışbükey) bir yakınsak mercek olan büyüteçte görüntü sanal ve düzdür. Bileşik mikroskopta temel olarak iki yakınsak mercek bulunur. Bunlardan incelenecek cisme bakan merceğe objektif(cismin merceği) , göze yakın olanada gözmerceği(oküler) denir. İncelenecek cisim üzerine ya bir içbükey ayna yada bir ışık kaynağı ile bir yakınsak mercek sisteminden(kondasör) oluşan aydınlatma sistemi aracılığıyla odaklanmış ışık düşürülür. Objektif ile gözmerceği uygun bir mekanizma aracılığıyla birbirlerine göre ileri-geri, yada örneğin yerleştirildikleri tabla aşağı-yukarı hareket ettirilebilir ve böylece objektif ile cisim arasındaki uzaklık çok duyarlı bir biçimde ayarlanabilir.

Objektifin odak uzaklığı büyütme gücü düşük mikroskoplarda 25-75mm,orta büyütmeli mikroskoplarda 8-16mm, yüksek büyütmeli mikroskoplarda ise 2-4mm’dir. Çok küçük odak uzaklıkları yağa daldırılmış objektiflerde kullanılır. Cisim objektifin odak noktasının önüne ve odağa çok yakın olarak yerleştirilir, bu durumda objektifin arka odak düzleminin gerisinde, cisme göre ters ve büyük bir gerçek görüntü elde edilir. Bu görüntünün cisme oranla büyüklüğü, 2 ile 100 arasındadır. Bu görüntü, büyüteç olarak çalışan ve sanal görüntü oluşturan gözmerceği tarafından daha da büyütülür.

Bir mikroskopun yalnızca cismin büyütülmüş bir görüntüsünü vermesi yeterli değildir;cisme ilişkin ince ayrıntıların da görülebilmesi, bu nedenle de görüntünün keskin olması gerekir. Görüntünün keskinliğini sınırlayan ise merceğin sapınç kusurlarıdır. Bu kusurların başında faklı dalgaboyundaki ışık ışınları için(kırılma indisinin farklı olmasından dolayı ) odak noktalarının farklı olmasından kaynaklanan ve görüntünün kenarlarında renk saçakları oluşmasına neden olan renkser sapınç gelir. Renkser sapınç, yakınsak merceğe, ayrılımı daha yüksek camdan yapılmış uygun bir ıraksak merceğin eklenmesiyle giderilebilir. Mercek yüzeylerinin küresel olmasından kaynaklanan küresel sapınçta görüntünün bulanıklaşmasına neden olur. Sapınçları ortadan kaldırmak için tasarımlanan mercek sisteminin yapısı merceğin büyütmesi yükseldikçe karmaşıklaşır, dolayısıyla yapım maliyeti yükselir. Yüksek ayırma gücü elde edebilmek için düzeltilmesi gereken dört sapınç türü daha vardır:Koma(görüntü ekseninin belirli bölümlerinde görüntünün bozulması), astigmatlık, distorsiyon(görüntünün çarpılması) ve alan eğriliği. Bütün bu sapınçları belirli ölçüde düzeltmek amacıyla çeşitli mercek sistemleri tasarımlanmıştır. Bunları renksemez(akromatik), apokramatik ve yarıapokromatik(flüorit) mercekler olarak üç genel sınıfa ayırmak olanaklıdır. Fotomikroskopide büyük sakıncalar yaratan alan eğriliği kusurunu gidermek amacıyla “düz alanlı mercek” olarak adlandırılan özel mercek sistemleri geliştirilmiştir. Gözmerceği genellikle iki ayrı mercekten oluşur; bunlardan göze yakın olanı renkser sapıncı engellemek amacıyla crown-flint camlarından yapılmış mercek çifti biçimindedir. Objektifte tam olarak giderilemeyen kusurları dengelemek üzere özel olarak tasarımlanan gözmerceği ayrıca görüntüde yer belirlemeye yarayan göstergeler ya da görüntü üzerinde kafes biçiminde bir desen oluşturan çizgiler içerir.

Özel Mikroskop Türleri: Stereoskopik mikroskoplar birbirine özdeş iki mikroskoptan oluşur. Bunların eksenleri arasında yaklaşık 16 derecelik bir açı vardır, böylece iki eksenin incelenecek cisim üzerinde kesişmesi sağlanır, bu tür mikroskoplarla cismin stereoskopik bir görüntüsü elde edilir. Gözlenen cismin düz görüntüsünü elde etmek için prizma kullanılır. Tek bir objektifi bulunan ve ışık ışınlarını ikiye ayırarak iki gözmerceğine yönelten türden stereoskopik mikroskoplar da yaygın olarak kullanılır.

Ultramikroskop, koloit (asıltı) parçacıklarını incelemek amacıyla 1903’te geliştirilmiştir. Adi mikroskopla gaözlenemeyecek kadar küçük olan bu parçacıklar, güçlü bir ışık kaynağı aracılığıyla mikroskop eksenine dik doğrultuda ışıkla aydınlatılır. Parcacıkların saçılıma uğrattığı ışık karanlık zemin önünde oluşan parıltılar biçiminde gözlenir. Bu yöntemle 5-10 milimikron çapındaki parçacıkların oluşturduğu parıltıların gözlenmesi olanaklıdır.

Metalurji mikroskopları ışık geçirmeyen malzemelerin, özellikle metallerin yapısını incelemek amacıyla kullanılır. İncelenecek örnek, yüzü aşağı gelecek biçimde yerleştirilir ve alttan düşey olarak aydınlatılır. Bu tür mikroskoplar genellikle fotoğraf makinesiyle donatılmışlardır.

Mikroskopta oluşan görüntünün kontrastlığı, örneğin ışığı soğurma niteliğinden kaynaklanır; kontrastlığı artırmak için genellikle örneğin boyanması gerekir. Canlı hücrelerin ve benzer saydam cisimlerin incelenmesinde, boyamanın olanaksızlığından dolayı büyük zorlukla karşılaşılır. Faz kontrastlı mikroskoplar ve girişimli mikroskoplar örneğin herhangi bir işlemden geçirilmesine gerek kalmaksızın, kontrastın optik yöntemlerle yükseltilmesini sağlayan ve özellikle biyolojide yaygın kullanım alanı olan mikroskop türleridir.

Mikroskopun ayırma gücünü yükseltmenin bir yolu kısa dalga boylu ışık kullanmaktır. Bu amaçla gerçekleştirilen ve mor ötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplarda incelenecek örnek mor ötesi ışınımla aydınlatılır. Bu tür mikroskopta merceklerin kuvarstan yapılmış olması gerekir. Morötesi ışınım mikroskopu adi mikroskopa oranla iki kat yüksek ayırma gücü sağlar; ama bu mikroskop türü, odaklama güçlükleri ve görüntünün yalnızca fotoğraf aracılığıyla elde edilebilmesi yüzünden yaygınlaşamamıştır. Morötesi ışınıma duyarlı televizyon kameralarının geliştirilmesiyle morötesi ışınım mikroskopu daha kullanışlı bir yapıya kavuşmuştur. Morötesi ışınımın örnekte oluşturduğu flüorışımadan yararlanan flüorışımalı mikroskoplar da özellikle biyoloji ve tıpta kullanılır.

Aynalarda renkser sapınca hiç bulunmaması, odak uzaklığının görünür ışık içinde, morötesi ve kızılötesi ışınımlar ıçin de aynı kalması yansıtıcı (mercek yerine ayna kullanan) mikroskop yapımı düşüncesini doğurmuştur. Böyle bir mikroskopta ayna kullanma zorunluluğu vardır; küresel olmayan aynaların yapımı ise oldukça zordur. Ayrıca ayna yüzeylerinin atmosfer etkisiyle bozulup kararması büyük bi sorun olmaktaydı.

Öteki mikroskop türleri arasında özellikle jeoloji ve kristalografide kullanılan ve incelenecek örneğin kutuplanmış ışıkla aydınlatıldığı kutuplayıcı mikroskop; daha çok silisyum kristallerindeki kusurların incelenmesinde ve sahte sanat ürünlerinin belirlenmesinde yararlanılan kızılötesi ışınımın mikroskopu; laser ışını ve x ışınları kullanan mikroskoplar ile çok yüksek frekanslı sesüstü dalgalardan yararlanan çok yüksek ayırma güçlü akustik mikroskoplar sayılabilir.

Elktron Mikroskopu: Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie 1924’te, o döneme değin maddesel parçacık olarak kabul edilen elektronların ve öteki parçacıkların aynı zamanda dalga özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektronların dalga yapısı 1927’de deneysel olarak hesaplandı. Parçacıkların bir dalga olarak sahip oldukları dalga boyunu veren ve Broglie’nin ortaya koyduğu eşitliğe göre, örneğin 60.000 voltla hızlandırılmış elektronların etkin dalga boyu 0,05 angströmdür, bir başka deyişle yeşil ışın dalga buyunun 100.000’de 1’ine eşittir. Bu nedenle mikroskopta ışık yerine böyle bir dalganın kullanılması durumunda ayırma gücünün çok büyük ölçüde artması beklenebilir. Elektrostatik ve magnetik alanların elektronlardan ya da başka yüklü parçacıklardan oluşan demetleri saptırabildiği ve odaklayabildiğinin 1926’da kanıtlanması üzerine ayrı bir fizik dalı olarak elektronoptiği ortaya çıktı. İlk elektron mikroskopu 1933’te gerçekleştirildi; optik mikroskoplarla elde edilebilen ayırma gücü elektron mikroskopu kullanılarak bir kaç yıl içinde aşıldı. İlk ticari elektron mikroskopunun yapımına 1935’te İngiltere’de başlandı. Bunu Almanya ve ABD izledi. Günümüzde elektron mikroskoplarıyla 3 angströmden küçük uzunluklar seçilebilmekte, böylece büyük moleküllerin doğrudan gözlenmesi olanaklı olmaktadır.

Optik Mikroskopa Göre Farklar:  Elektronlar hava içinde heve molekülleri ile çarpışmalarından ötürü yol alamadıklarından, elektron demetinin geçtiği yolda havanın boşaltılmış olması gerekir. Bu nedenle canlı örnekler elektron mikroskopuyla incelenemez. Optik mikroskopta merceklerin odak uzaklıkları sabittir ve odaklama için örneğin objektife uzaklığı değiştirilir. Elektron mikroskopunda kullanılan elektrostatik ya da magnetik alan merceklerin odak uzaklıkları değişkendir ve kolaylıkla ayarlanabilir; bu nedenle mercekler arasındaki uzaklık ve örneğin objektife uzaklığı sabit tutulur. Optik teleskoplarda genellikle sanal görüntü elde edilir; elektron mikroskopunda ise görüntü gerçektir, bu nedenle flüorışın bir ekran üzerinde oluşturularak doğrudan görülür duruma getirilebilir ya da film üzerinde oluşturularak fotoğrafı elde edilebilir. Optik mikroskopta görüntü, ışığın, incelenen örnek tarafından soğurulması sonucunda oluşur; elektron mikroskopunda ise görüntüyü oluşturan, elektronların, örnekteki atomlar tarafından saçılıma uğratılmasıdır. Ağır (atom numarası yüksek) atomlar elektronları daha kolay saçılıma uğrattığından incelenen örnekte ne kadar çok ağır atom varsa görüntünün kontrastlığı da o oranda yüksek olur. Elektron mikroskopunda elektron demetini saptırma yada odaklama amacıyla kullanılan mercekler elektrostatik ya da elektromagnetik merceklerdir. En yalın elektrostatik mercek iç içe iki eşeksenli metal silindirden ya da art arda yerleştirilmiş iki metal levhadan oluşur.

Geçişli Elektron Mikroskopu: Elektron demetini incelenen örneğin içinden geçerek görüntü oluşturduğu çeşitli elektron mikroskoplarında başlıca üç bölüm bulunur: 1) Elektron demetini üreten ve örneğe odaklayan bölüm 2) Görüntüyü oluşturan bölüm 3) Görüntü izleme bölümü

Elektron demetini oluşturan bölüm elektron tabancası olarak adlandırılır. Mikroskopun elektron tabancasından ekrana ya da filme kadar tüm bölümlerinin elektronlarının serbestçe yol almalarını sağlamak üzere havası boşaltılmış bir sistem içinde bulundurulması gerekir.

Yüksek Gerilimli Mikroskoplar: Alışılagelmiş elektron mikroskoplarında elektronları hızlandıran gerilimin değeri 100 kilovolt civarındadır. Buna karşılık, 1.200.000 voltluk gerilimler kullanan mikroskoplarda yapılmıştır. Yüksek gerilim kullanmanın üstünlüklerini şöyle sıralayabiliriz: 1) Gerilim yükseldikçe, elektron hızı büyür 2) Hızlı elektronlar alın örneklerden daha çabuk geçer 3) Enerji kayıplarından kaynaklanan renkser sapınç artar 4) Örnek daha az ısınır, bozucu etkiler azalır 5) Elektron kırınım desenlerinin ayırma gücü yükselir. Yüksek hızlı elktronların yolu üzerindeki cisimlere çarpmasıyla ortaya çıkan x ışınlarının mikroskop kullananlara zarar vermemesi için de gerekli önlemlerin alınması gerekir.

Tarıyıcı Elektron Mikroskopu: Cisimlerin yüzeyini incelemek üzere geliştirilen tarıyıcı elktron mikroskopunda uygun bir saptırıcı düzenek aracılığıyla bir elktron demetinin incelenecek yüzeyi sürekli olarak taraması sağlanır. Yüzeye çarpan elektronlar yüzeyden ikincil elektronların fırlamasına yol açar. Bu ikincil elektronlar bir kırpışım kristaline (elektronların çarpmasıyla kısa süreli ani ışık parlamaları oluşturan kristal) gönderilir.kristalde ortaya çıkan parlamalar bir fotoçoğaltıcı lamba aracılığıyla yüzbinlerce kez yükseltilerek elektrik sinyaline dönüştürür. Bu elektrik sinyali bir katot ışının lambadaki (televizyon görüntü tüpü) görüntünün parlaklığını denetler. Katot ışınlı lambanın ekranını denetleyen demetin mikroskopla incelenecek yüzeyi tarayan demetle eşzamanlı tarama yapması sağlanır. Böylece lamba ekranındaki bir noktanın parlaklığı örneğin yüzünde bu noktaya karşılık gelen noktada salınan ikincil elektronların sayısıyla orantılı olur. Sonuç olarak ekranda incelenen yüzeyin yapısını gösteren bir görüntü elde edilir.

Elektron Sondalı Mikroçözümleyici: 1947’de geliştirilen elektron sondalı mikroçözümleyici örnekteki elementleri büyük bir ayırma gücü ile belirleyebilmektedir. Elektron sondali mikroçözümleyici özellikle mineraloji ve metalurjide yaygın olarak kullanılır.

Alan Etkili Mikroskop: Alan etkisiyle salım olgusundan yararlanarak çalışan bu aygıt, temel olarak, bir katot ışınlı lamba içine yerleştirilmiş çok ince bir telden oluşur. Güçlü bir elektrik alanının etkisiyle telin ucandan elektronlar fırlar; bu elktronlar lambanın flüorışın ekranına düşerek ekranda ince telin ucunu görüntüsünü oluşturur. Böyle bir aygıtta büyütme, flüorışın ekranının eğrilik yarı çapı ile telin ucunun yarı çapı arasındaki orana eşittir. Bu yöntemle yalnızca yüksek sıcaklıklara dayanıklı tungsten, platin, molibden gibi metaller incelenebilir, çünkü telin ucunda ortaya çıkan yüksek akım yoğunluğu yüzden büyük ısı açığa çıkar.

Alan etkili mikroskopun değişik bir tür de kristal yapısındaki kusurları doğrudan incelenmesine olanak sağlayan alan etkili iyon mikroskopudur.

Kaynak:genbilim

Tags: , ,

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 1, 2010

Mikro Elektro Mekanik Sistemler

Katagori: Fizik

Mikroelektro-mekanik sistemler (MEMS) günümüzde var olan mekanik ve elektrik sistemlerin entegre ve minyatürize versiyonları olup mikron boyutlarında olan bu sistemleri nanoelektromekanik sistemler (NEMS) vasıtası ile nanoteknoloji uygulamaları için de kullanmak mümkündür. MEMS kavramı ilk olarak 1987 yılında bir mikrodinamik çalıştayı esnasında telaffuz edilmiştir. Fakat MEMS kavramının ortaya çıkması esas olarak entegre devre çalışmalarında yaşanan gelişmeler ışığında olmuştur. Bu gelişmeler içinde kalıba alma, kaplama teknolojileri, ıslak oyma metodları, kuru oyma metodlarında yaşanan gelişmeler mikro aygıt yapımını mümkün kılmıştır.

Küçük aygıtların yapılması konusunda ortaya çıkan ilk fikir ünlü fizikçi Richard Feynman tarafından 1959 yılında yapılan “There’s plenty of room at the bottom” isimli konuşmada ortaya atılmıştır. Mikro-elektromekanik sistemlerin boyutları 1 ile 100 mikrometre arasında değişim gösterir. Bu küçük boyutlarda standard fizik kuralları genellikle geçersizdir. MEMS yapılarında yüzey alanının hacime oranı oldukça yüksektir bu sebep ile yüzey etkileri (elektrostatik kuvvetler,ıslatma) hacim etkilerine (eylemsizlik,termal kütle) baskın gelir. Mikro elektro-mekanik sistem yapıları üç bölümden oluşur. Bu bölümler mekanik bölüm, mekanik bölümü çalıştıran tahrik bölümü ve mekanik hareketin davranışını inceleyen algılama bölümü olarak özetlenebilir. MEMS tahrik mekanizmaları verilen tahrik tipine göre farklılık gösterir. MEMS yapıları termal, elektrostatik, manyetik, pnömatik ve optik olarak tahrik edilebilir. Algılama işlemi ise genellikle optik ve elektronik sinyaller vasıtası ile yapılır. Minimizasyon kavramı: MEMS aygıt tasarımı entegre devre üretiminde gerçekleşen yenilikler ışığında ortaya çıkmıştır. Entegre devre üretiminde ortaya çıkan gereksinimlerden doğan aygıtları küçültme fikri sayesinde küçük aygıt tasarımlarına olanak veren üretim metodları geliştirilmiş ve ilk olarak entegre devre endüstrisinde kullanılmıştır. Entegre devrelerde önemli bir yer teşkil eden transistorün küçültülmesi günümüz modern işlemcilerinin peformansına önemli bir katkı sağlamıştır. Günümüzde 45 nanometre boyutunda transistorler hemen hemen bütün işlemcilerde kullanılmaktadır. Entegre devrelerin geneli silikon materyalinden üretilir. Silikon mekanik ve elektronik özellikleri itibarı ile entegre devre yapımına en uygun malzeme olarak göze çarpmaktadır. Entegre devre üretim tekniklerinin büyük bir kısmı silikona yönelik tasarlandığı için silikon MEMS yapıları içinde vazgeçilmez bir materyaldir. Silikon materyali ve entegre devre üretim metodları kullanılarak pek çok MEMS yapısı üretilebilir. Silikon işlenebilirliği sayesinde aygıt boyutlarının daha küçük değerlere indirilmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Aygıtları küçültmek ise aygıt performansını arttırmış, birim aygıt fiyatını düşürmüş ve güç tüketiminin azalmasına neden olmuştur. Aygıt boyutları küçültülürken pek çok yeni üretim metodu da geliştirilmiştir (Molekül Demeti ile Kaplama,Metal Organik Kimyasal Buharlaştırma Metodu). Bu gelişmeler neticesinde ise mikron boyutlarında fonksiyonel mekanik aygıtlar yapılması ve bu aygıtların elektronik olarak kontrol edilmesi mümkün hale gelmiştir. Üretim yöntemleri Kaplama (Deposition) MEMS teknolojisinde yer alan ilk üretim aşaması ince film kaplamasıdır. Bu filmlerin ince tabakalar halinde oluşturulması için kullanılan standard metodlar Kimyasal Buhar ile Kaplama (CVD), Fiziksel Buhar ile Kaplama (PVD) olarak sınıflandırılabilir. Bu metodların tercihi elde edilecek aygıtın yapısı, kullanılacak malzeme ve diğer aşamalarda kullanıcak metodlar ile doğrudan ilişkilidir. Fiziksel buhar ile kaplama metodları : Isı ile Buharlaştırma, Saçınım ile kaplama, Elektron demeti ile kaplama, Kathodik Ark ile kaplama, Lazer ile kaplama, Molekül Demeti ile Kaplama, Oksidasyon. Kimyasal buhar ile kaplama metodları : Düşük sıcaklıkta Kimyasal Buhar ile Kaplama, Yüksek sıcaklıkta Kimyasal Buhar ile Kaplama, Düşük basınç altında Kimyasal Buhar ile Kaplama, Plazma destekli Kimyasal Buhar ile Kaplama, Lazer destekli Kimyasal Buhar ile Kaplama, Metal organik Kimyasal Buhar ile Kaplama. Şablon Oluşturma (Lithography) Işınım ile şablon oluşturma Işınım ile şablon oluşturma kavramı, belli bir desenin ışığa duyarlı malzeme üzerine, ışınım ile seçilimli olarak aktarılmasını kasteder. Işığa duyarlı malzemelerin fiziksel özellikleri, ışınım etkisi altında değişir. Eğer bir ışığa duyarlı malzeme, maskeleme gibi bir yöntemle seçilimli olarak ışınıma maruz kalırsa, ışınıma maruz kalan ve kalmayan bölgeler arasındaki fiziksel özellikler farklılık gösterir. Işınıma maruz kalan bölge daha sonra uzaklaştırılabilir veya üzerine çeşitli işlemler yapılabilir. Diğer şablon oluşturma Metodları Elektron demeti ile taranarak çok daha dar ve küçük bölgelerin şablonu oluşturulabilir. İyon demetleri ile litografi yapılması ise daha derin yapıların şablonunun tanımlanmasına olanak sağlar. İyon demetlerinin taradığı alan elektron demetinden çok daha büyüktür. Yumuşak kalıplar kullanılarak yapılan şablon oluşturma metodu kolay uygulanabilirliği ve tekrarlanabilirliği açısından çok tercih edilen bir metoddur. Fakat bu metod ile yapı çok kolay bozulabildiğinden uygulanırken dikkatli olunması gerekmektedir. X-ray ile şablon oluşturma metodu küçük ölçekli yapıların şablonları için kullanılan metodlardan birisidir. Bu metodun kullanımı optik metodların dalga boyu limitini aşması ile popülerliğini yitirmiştir. Tarama sondası litografisi yakın zaman içinde MEMS alanında pek çok uygulama bulmuştur. Tek elektron ile çalışan transistorlerin şablonları bu metod ile hazırlanmıştır. Şablon Uyarınca Malzeme Oyma Metodları (Etching) MEMS yapıların oluşumunda gerçekleşen son aşama materyale aktarılan şablon uyarınca yüzeyin şekillendirilmesidir. Bu işlemin gerçekleşebilmesi için malzemelerin bir kısmının bilinçli biçimde ortadan kaldırılması gereklidir. Malzemeleri ortadan kaldırmak için standard olarak uygulanan iki metod bulunmaktadır. Bu metodlardan ilki şablonu çıkarılmış yapıda bulunan şablon dışı malzemenin bir sıvı içerisinde çözülerek veya kimyasal reaksiyona sokularak ortadan kaldırılmasıdır (Wet Etching). Reaktif iyonlar ile malzeme kaldırılması ise başka bir yüzey işleme metodudur. Bu metod şablon üzerinde kalan veya şablonunun dışarısında kalan bölgeleri (Bu durum şablonu oluşturan maskenin negatif veya pozitif olması ile değişim gösterir) reaktif iyonlar ile tarayarak şablon uyarınca malzemeye şekil verir. Bu metodun dezavantajı ise yüksek enerjili iyonların yüzeye zarar vermesi veya yük birikimine neden olmasıdır. Reaktif iyon metodunun gelişmiş bir versiyonu ise derin reaktif iyon metodudur. Bu metod izotropik ve anizotropik iki iyon ile malzeme kaldırma metodunun bir kombinasyonudur. Bu metod ile malzeme çok daha derin ve düzgün bir profil ile işlenebilir. Uygulamaları Günümüzde MEMS birçok uygulama ile hayatımıza yerleşmiş durumdadır. Bu uygulamalardan bazıları aşağıda yer almaktadır. Mürekkepli Yazıcılar Bazı malzemelerin piezoelektrik özelliklerine dayaranak tasarlanan MEMS’ler mürekkepli yazıcıların mürekkep püskürtme işlemini kontrol etmek amacı ile kullanılmaktadır. Voltaj farkı uygulandığı zaman piezoelektrik malzemelerin boyutları değişmekte ve bu şekil değişimi ile mürekkebin akış kontrol edilmektedir. Hava Yastıkları Hava yastıkları arabanın yavaşlama hızına bağlı olarak çalışmaya başlarlar. Yavaşlama hızı, ivme ölçerler ile tayin edilir. Hava yastıklarında kullanılan sensörler MEMS ivme ölçerleridir. Bu MEMS ivme ölçerleri, ani hareket değişimleri sırasında kapasitansta gerçekleşen değişim ile algılarlar ve sinyal oluşturarak hava yastığının çalışmasını sağlarlar. MEMS öncesinde kullanılan, civa anahtarı olarak bilinen sistemler kullanılan hava yastıklarının çalışması sırasında sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sebepten dolayı günümüzde kullanılan hava yastıklarının tamamında MEMS temelli sensörler kullanılmaktadır. Işınım Ölçer (Bolometer) Bolometreler ışınımı (elektromagnetik radrasyonu) ölçmek için kullanılan cihazlardır. Yalıtkan kaplama yapılmış bir emici bağlantı ile sabit sıcaklıklı bir ısı deposuna bağlı algılayıcılardır. Işınım ölçerlerin emdikleri radrasyon sebebi ile sıcaklıkları değişir, bu sıcaklık değişimi ile ışınımdaki değişim algılanır. Mikrobolometreler termal kameralarda kullanılmaktadır. 160×120 den 1024×768 e kadar çeşitli çözünürlükleri üretilen bolometre gridleri sıcaklık dağılımına göre grafik oluşturmada kullanılmakta. Jiroskop (Gyroscope) Jiroskoplar açısal momentum prensiplerine bağlı olarak yön bulma için kullanılmaktadır. Geleneksel jiroskoplar yüksek sürtünmeden dolayı yüksek oranda hata vermektedir, büyük boyutları ve imalatta gerken yüksek toleranslar yüzündende maliyetleri yüksektir. Yeni geliştirilen MEMS temelli jiroskoplar ise titreşen bir objenin destek yüzeyi değiştirilirken bile aynı düzlemde kalma eğilimine dayanarak çalışmaktadır. Temeldeki fiziksel prensip farklılığından ve boyut ve üretim yöntemi farkından dolayı MEMS jiroskoplar çok daha ucuz ve yüksek hassasiyette çalışmaktadır. Basınç ölçer Basınç ölçerler, sıvı ve gazların basıncını ölçmek için kullanılmaktadır. Sıvının ilerlemek için uyguladığı kuvvetin alana bölümü basıncı vermektedir. Basınç ölçerler günlük bir çok uygulamada basıncı ölçmek için kullanılmaktadır. Micro elektromekanik sistemlerin basınç ölçerlere adapte edilmesi, çok küçük yarıiletken çiplerden basınç ölçerler yapılmasını sağlamıştır. Küçülen boyut ve artan hassasiyet sayesinde basınç ölçerlerin kullanımı yaygınlaşmıştır. [değiştir] Bio – Mikro elektromekanik sistemler (BioMems) Bio-MEMS?ler, biyolojik maddelerin bilimsel amaçlarla analizi, ölçümü ve aktivitelerinin gözlenmesi için kullanılan mikroelektromekanik yapılardır. Micro teknolojinin en son gelişmekte olduğu alan bu alandır. Bio-MEMSin gelişmekte oluduğu alanlar, Lab-on-Chip uygulamaları, teşhis ve tedavi cihazları ve toplam analiz sistemleridir. Limitleri MEMS yapılarını sınırlayan en önemli faktörlerden ilki bu yapıların fiziksel davranışının newton fiziği tarafından ifade edilmesinin güç olmasıdır. Bu yapılarda meydana gelen kuantum etkilerinin de fiziksel modele dahil edilmesi ise bu yapıların fiziksel olarak modellenmesini daha da zorlaştırmaktadır. Kuantum etkilerinin bir kısmının halen ifade edilememiş olması ise bazı MEMS yapılarının fiziksel olarak modellenmesini engellemektedir. MEMS yapılarını sınırlayan bir diğer faktör ise çevre koşullarından çabuk etkilenmeleridir. Bu durumun engellenebilmesi için bu aygıtların çevreden izole edilmesi gerekmektedir. MEMS izolasyonu oldukça hassas ve fabrikasyon bilgisi gerektiren bir iştir. İzolasyon alternatifleri çok sınırlı olduğu için MEMS boyutları izolasyon opsiyonları ile sınırlandırılmıştır. MEMS yapıları ayrıca günümüzde var olan malzeme ve fabrikasyon metodu sayısı ile de sınırlandırılmıştır. MEMS yapıları farklı sistemlerden meydana gelebildiği için farklı MEMS yapılarının da içinde bulunan sistemler uyarınca farklı limitleri vardır. Optik tahrik ile çalışan veya üretilen MEMS yapılarının çoğunluğu kullanılan dalga boyu ile sınırlıdır[. Sıvı akışını ölçen veya kullanan MEMS yapıları ise akışkanlar mekaniği içinde geçerli olan türbülanslı akışın kanalın boyutunun küçülmesi ile doğru orantılı olarak küçülmesi prensibi uyarınca sürekli laminer akış rejimine bağlı kalmalıdır. Bu durumda herhangi bir sıvı karışımı mümkün olmamaktadır. Biyolojik algılama aygıtları için kullanılan MEMS yapılarını sınırlayan en önemli faktör ise yapının küçülmesi ile doğru orantılı olarak incelenen örneğin de küçülmesidir. Bu durum algılanabilecek partikül sayısını azalmasına neden olmakta ve MEMS tasarım çeşidini sınırlamaktadır [10]. Ayrıca kuvvet ölçümü içi kullanılan MEMS yapıları ise algımalama aygıtlarının çözünürlükleri ile sınırlanmıştır. Düşük ölçekli kuvvetlerin ölçümü esnasında kullanılan MEMS tasarımları algılama elemanlarının yetersizliği ve küçük boyutlarda sistemi domine eden ısıl düzensizlikler nedeni ile sınırlanmıştır. Geleceği Mikro elektromekanik sistemler gelecek olarak kendilerini nano elektro mekanik sistemler olarak gösterdiler. Michael Roukes?e göre NEMS?ler 10nm çapında ve bir kaç attogram ağırlığında üretilebilmektedir[12]. Her ne kadar NEMS üretecek teknolojiler var olsada, NEMS in tüm potansiyelini ortaya çıkarabilmek için aşılması gereken üç temel sorun var. ? Nano seviyedeki sinyallerin makroskopik ortama aktarılması. ? Nano düzeydeki ısıl iletimin quantize (parçalı) olması. ? Nano teknolojinin kitle üretimine adapte olması için henüz uygun yöntem geliştirilmemiş olması. Sonuçlar ? Entegre devre sanayisinde yaşanan minimizasyon devrimini gelişen MEMS teknolojisi daha ileri taşıdı. Her ne kadar temelleri entegre devre üretiminin gelişimine bağlı olsada MEMS ikinci bir devrim yaşanmasını sağladı. ? Mikro talaşlı imalat ve MEMS deki gelişim sayesinde sensör ve aktuatörlerin daha da küçültülmesi sağlandı. ? Sensör hassasiyet ve güvenilirliğinin yükselmesi, sensör uygulamalarını arttırdı ve üretilen ürünlerin daha güvenli olmasını sağladı. ? Sensör ve sistem maliyetlerindeki düşüş MEMS?in uygulama alanını genişletti. Konu ile ilgili diğer başlıklar NEMS, Nano elektro-mekanik sistemler MEMS yapılarına benzemekle birlikte çok daha küçük yapılardır MOEMS, Mikro Opto-Elektrisel-Mekanik Sistemler optik elemanlar içeren MEMS yapıları Mikromotor Silikondan oluşturulmuş mikron boyutundaki motorlar IBM Millipede, MEMS yapılarının bilgi saklamak için düzenlenmiş bir versiyonu Boyutsuz Yarıiletkenler basınç sensorleri ve ivme sensorleri için kullanılan bir yarıiletken geometrisi Texas Instruments DMD chip üreticisi ADI Dünyanın en önemli ivme sensörü üreticilerinden birisi Lucent MEMSleri optik anahtarlar için kullanmaya başlayan ilk firma Termal MEMS tahrik mekanizması MEMS aygıtlarının termal tahrik ile süren mekanizma Voltaj modülatörü MEMS yapılarını belirli bir voltaj varyasyonu uygulayarak sürerken kullanılır. Alcatel Micro Machining Systems Derin reaktif iyon oyma mekanizması üreticisi Robert Bosch GmbH İvme ve basınç ölçmek için MEMS teknolojisini kullanarak araç üreticilerine tedarik ediyor Qualcomm Qualcomm MEMS Technologies – MEMS teknolojilerini cep telefonları ve taşınabilir elektronik malzemeler için tasarlayan ve üreten bir firma Finetech, MEMS yapılarının üretimi için aygıt tasarlayan bir firma METU-MEMS, MEMS yapılarını kullanarak dönüölçer, ivme sensörleri ve kızılötesi detektörler konusunda araştırma yapan bir üniversite kuruluşu UNAM, NEMS ve MEMS yapılarının tasarlanabildiği bir merkez

Kaynak:genbilim


Tags: , ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

Lityum İyon Pil

Katagori: Fizik

Lityum iyon pil (Li-ion) bir çeşit yeniden doldurulabilir pil. Çoğunlukla elektronik araçlarda kullanılır. Ağırlıklarına-büyüklüklerine oranla verebildikleri yüksek enerji ile en iyi pil çeşitlerinden biridir ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu pillerde hafıza etkisi yoktur ve kullanılmadıkları zamanlardaki enerji kayıpları yavaştır. Uygunsuz kullanılmaları halinde tehlikeli olabilirler. Eğer gerekli önlemler alınmaz ise diğer pil türlerine göre ömürleri daha kısa olabilir. Daha gelişmiş lityum iyon pil tasarımları ise lityum polimer pil (lithium polymer cell) ve lityum titanat pil hücreleridir.

Lityum pil ilk olarak Gilbert N. Lewis tarafından 1912 yılında keşfedilmiştir. İlk yeniden doldurulamayan pil hücreleri ise 1970 lerin ilk yıllarında ortaya çıkmışlardır. Yeniden doldurulabilir lityum iyon pillerin piyasaya sürülebilmeleri yaklaşık 20 yıllık bir çalışmadan sonra mümkün olmuştur. İlk ticari versiyon 1991 yılında John B. Goodnogh yönetimindeki çalışma grubu Sony tarafından bulunmuştur. Lityum ion piller diğer kimyasallarla hazırlanan denklerine oranla sıklıkla çok daha hafiftirler. Bunun sebebi lityum iyon pillerin en üst seviyede doldurulabilme yoğunluklarıdır. Li ion piller küçük ve taşınabilirdir. Li ion piller için hafıza etkisi sorunu yoktur, dolayısıyla bu pilleri şarj etmek için tam olarak boşalmalarını beklemek gerekmez. Ayrıca yine aynı nedenden dolayı şarjı yarıda kesmek pil için olumsuz bir etki yaratmaz. Lityum iyon pillerin en belirgin kusuru kullanım ömürlerinin üretim tarihlerinden itibaren başlamasıdır. Üretildiklerinden sonra şarj edilseler de edilmeseler de ömürleri üretim tarihinden itibaren azalmaya başlamaktadır. Ancak bu kusur muhtemel müşterilere (topluma) pek duyurulmaz. %100 şarj seviyesindeki ve çoğunlukla 25 °C derece sıcaklıkta bulunan tam dolu tipik bir dizüstü bilgisayar pili, geri dönüşü olmayacak şekilde her yıl kapasitesinin %20 sini kaybeder. Bu kapasite kaybı ürünün üretim tarihinden itibaren başlar ve pil hiç kullanılmasa bile devam eder. Değişik depolama/saklama dereceleri değişik pil ömrü kayıplarına yol açmaktadır. 0 °C derecede %6, 25 °C derecede %20 ve 40 °C derecede %35 kayıpla karşılaşılabilir. Eğer lityum iyon pil %40 dolu olarak depolanırsa/saklanırsa pil kapasitesindeki kayıp değerleri düşer. Bu değerler %40 dolu pilde 0 °C derecede %2′ye, 25 °C derecede %4′e, 40 °C derecede ise %15′e düşer. Eğer pil %0 a kadar boşaltılırsa bu durum “tam boşaltma” olarak adlandırılır ve bu durum pilin kapasitesini düşürür. Yaklaşık olarak 100 tam boşaltma pilin kapasitesinde %75 ten %80′e kadar bir kapasite kaybına yol açar. Dizüstü bilgisayarlarda ya da cep telefonlarında kullanıldığında bu kayıpların anlamı üç-beş yıllık bir kullanımın ardından pilin kapasitesinin kullanılamayacak kadar düşecek olmasıdır. Li-iyon piller hafıza etkisinden etkilenmezler ancak nikel metal hidrür ya da nikel kadmiyum piller kadar uzun ömürlü değildirler. Hatalı kullanıldıklarında çok tehlikeli olabilirler. İleri kimya bilgisi ve gelişmiş çalışmalar gerektirdiklerinden çoğunlukla daha pahalıdırlar. Lityum iyon piller yüksek ısıya ya da doğrudan güneş ışığına maruz bırakılırlarsa kolayca tutuşabilir ya da patlayabilir. Asla sıcak bir havada arabada bırakılmamalıdır. Bir Li-ion pilin kısa devre olması da tutuşmasına ya da patlamasına yol açabilir. 2005 yılında farklı firmalar tarafından yeni gelişmeler kaydedilmiştir. Prototip pillerde, varolan lityum iyon pillerin üç katına kadar fazla enerji depolanabilirken tam doldurma süresi de 8 dakikaya kadar düşürülmüştür.

Kaynak:genbilim

Tags: , ,

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 1, 2010

Einstein: Işığa Doğru…

Katagori: Fizik

E eşittir m c kare denklemini düşündüğümüzde einstein aklımıza hep kırışık yüzlü bir ihtiyar olarak gelir. Ama e eşit m c kare nin einstein in yaşlılığı ile bir ilgisi yoktur. Genç enerji dolu ve dinamik bir Einstein’ın ürünüdür. Enerji,ışık ve enerji arasındaki bağı anlatan, dünya nın en ünlü denklemi, e eşittir m c kare nin hikayesi Einstein’den çok daha önce enerjinin e sinin keşfedilmesiyle başlar. 19 yy ın başlarında bilim insanları çalışmalarında enerji kavramını kullanmıyorlardı. Tek başına güçleri veya kuvvetleri temel alıyorlardı. Bunlar birbirinden ayrı bağımsız şeylerdi: rüzgarın gücü, kapanan kapının kuvveti… Bütün bu kuvvetlerin altında yatan hepsini birleştiren bir enerji olduğu fikri Michael faraday buldu. Cisimleri harekete geçiren enerji ve onları oluşturan fiziksel madde yani kütle, bütün 19 yy bilim bu 2 muazzam temel üzerinde duruyordu. Fakat biri için geçerli olan kanunlar diğeri için kesinlikle geçerli değillerdi.

Mektuplarından anlaşılan o ki daha 16 yaşındda kafasının ışığın doğasına takmıştı. Konuşabildiği herkese dostlarına meslektaşlarına hatta evleneceği kız arkadaşı Mileva ya bile aynı şeyi soruyordu. Işık nedir? Bir ışık demetinin üstüne binsem ne görürdüm? Sizce ne görürdük? Birlikte ışık demetini yakalayacak kadar hızlansak hızlansak ve hızlansak, ne görürdük?

İşte bu sorular ile einstein ın durmaksızın ışığın üstüne gitmesi bilim dünyasında devrime yol açacaktı. Işıkla evreni yeniden keşfedecek, enerji ve kütleyi birleştirecek gizli bir yol bulacaktı. E eşittir m c kare, ışık saniyede 300 bin km gibi inanılmaz bir hıza sahiptir. O yüzden c ile ifade edilir. Latince hız anlamına gelen celeritas kelimesinin baş harfiyle gösterilir.

19 yy da ışığın hızı hesaplanmadan çok önce kimse ışığın aslında ne olduğunu bilmiyorken daha önce bahsettiğim Faraday, bilgiye dayalı bir tahminde bulunmak istedi. Keşfettiği elektromanyetizmanın yani bir bakıma enerjinin keşfinden daha ileri bir görüş öne sürdü. Işıktan görünmez çizgiler yayılıyor olabileceğini açıkladığında 15 yıl boyunca kimseyi ikna edemedi. Çünkü teorisini destekleyebilecek ileri matematik bilgisinden yoksundu. Sonunda biri imdadına yetişti. Maxbell in faradya yolladığı mektupta  onun görüşüne inandığını ve bunu kanıtlayabilecek ileri matematik bilgisine de sahipti. Maxbell yaptığı çalışmayı faraday a açıklarken bulduğu bir noktayı söylemeden duramadı. Hesaplarda çok ilgi çekici bir durum vardı. Elektrik manyetizmayı, manyetizma elektiriği üretiyordu. Ve bu herkes tarafından kabul edilen bir doğruydu. Ancak bu sadece belli bir hızda gerçekleşiyordu: saniyede 300 bin km yani ışık hızı… Baştan beri faraday haklıydı, ışık bir elektromanyetik dalgaydı.

Tekrar einstein ın kendine sorduğu soruya geliyorduk: bir ışık demetinin üstüne binsem ne görürdüm? Şimdi düşünelim: hareketsiz durduğumuzda ve yüzümüze ayna tuttuğumuzda ışık yüzümden aynaya gidiyor ve yüzümüzü görüyoruz. Ama ya aynayla birlite ışık hızında gitsek ne olur? Yani yüzümüzden yansıyan ışığın aynı hızında… Işık aynaya ulaşamaz ve görünmez olurduk! İşte o andan itibaren ışığın diğer dalga türlerinden çok çok farklı olduğunu anlamaya başlamıştı. Einstein ışığı ünv de ve başka yerlerde araştırıyordu. İsviçre patent enstitüsünde ki işi kabul etti. “ben tanrı’nın dünya yı nasıl yarattığını öğrenmek istiyorum gerisi benim için ayrıntı”… diyordu.

Einstein ve Betsso ışığın değişik mesafelerdeki saatlerden kendilerine ne kadar zamanda ulaşabilecekleri konusunda uğraşırken einstein ın aklına muhteşem bir şey geldi. Einstein ın yaptığı problemi tersine çevirmekti. Düşündüğü şey ışık hızının sabit olduğunu kabul edip zamanın yavaşlaması idi. Yani ışık hızı yavaşladığında zamanda yavaşlayacaktı. İşte bu dünya ya bakış açımızı tamamen değiştirdi. 1905 yılı einstein ve fizik için mucizevi bir yıldı. Atomun gerçek boyutunu bulma üzerine yazdığı ilk makalesiyle başladı. 2 ay sonra ışığın doğası ile ilgili makalesi yayımlandı (bu makale ona nobel’i getirecekti). Sadece 1 ay sonra ise yayımladığı 3. makale ise ısıtılan moleküllerin hareketi ile ilgiliydi ve böylece gerçekten atomun olup olmadığı trtışmasnı bitirdi. 4. makalesi yılın ilk yarısının sonunda yayımlandı. Bu makalede ışık zaman ve mekanla ilgili teorisini anlatıyordu (bu Özel Görelilik kuramıydı). Dünya ya bakışımız değişmişti artık…

Ne zaman ne de mekan einstein ın dünyasında değişmeyen tek sabit artık ışıktı. Ve sonunda 3 sayfada basit bir şekilde ışık enerji ve kütle arasındaki bağlantıyı açıklamayı başarmıştı. e eşittir m c kare… Işığa doğru 10 yıllık bir yolculuğun doruğuna varmıştı artık. 4 yıllık bekleyişten sonra zürich üniversites,ne fizik profesörü olaark atandı. Ondan sonra hızla yükseldi. Berlinde fizik proferörü oldu. Dünya çapında ünlendi. Ve herkesin tanıdığı bir bilim insanı haline geldi.

Kaynakça: Einstein’ın Büyük Fikri, NTV Belgesel

Tags: ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

Yön Tayini

Katagori: Fizik

Yön, oldukça geniş mânalı bir kimedir. Mânâların hepsinde de yönünü kaybeden her canlı, hassaten insan, şaşkına döner. Bu cümleden olarak, insanın karada yolunu kaybetmesi, pilotun âletler çalışmadığı zaman yönünü kaybetmesi büyük bir okyanusta kaptanın yönünü kaybetmesi ne kadar mühimse; içtimâî hayatta da bir ferdin o cemiyete uyamayıp yönünü kaybetmesi, fertlerin toptan cemiyet olarak kâinat kanunlarına riâyet etmemelerinden dolayı yönlerini, kaybetmeleri, belki de bütün bir insanlığın aynı yollarla yönünü kaybetmesi o derece ehemmiyetlidir.

Karada yollardaki işaretler, denizde pusula ve yıldızlar, havada kezâ buna benzer işâretler yönü kolayca bize gösterdikleri gîbi; her mevzuun kendine has yön bulma vâsıtaları olduğu âşikârdır. Duyuları sesin hangi yönden geldiği nasıl tayin edilebilmektedir? İnsanın dış âlemle alâkasını sağlayan beş duyudan birisi olan işitme duyusu, uzun zamandan beri ilim adamlarının devamlı dikkatlerini üzerine çeken bir mevzu olmuştur. Zira iç kulak, kafatasında çok az bir yer kaplamasına rağmen, içindeki yapıların özellikleri ve gördükleri fonksiyonlar dikkate alındığında insanın hayrete düşmemesi elde değildir. İlim ve tekniğin her geçen gün ilerleme kaydettiği günümüzde, bu küçücük organın nasıl vazife yaptığı hususu yeni yeni fikirlerle izaha çalışılmaktadır. Gezegenlere bile gitmenin artık günlük “hâdiselerden sayılması yanında, canlı yapıların işleyiş mekanizmalarındaki bu sır muammaların hâlâ çözülmemesi mikroskop başındaki İlim adamını hayli zorlamaktadır. Seslerin hangi yönden geldiğinin bilinmesi, canlıların kendilerini değişik tehlikelerden koruyabilme ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için çok önemlidir. Yönün, bu belirlenmesindeki mekanizmalardan ilki, sesin iki kulağa geliş zamanlarındaki farka dayanır. Meselâ bir kulağa gelen havada sâniyede 300 metre hızla yayılan ses, ses kaynağına yakın olan kulağa diğer kulağa nisbetle saniyenin 600 milyonda biri kadar erken zamanda getir. Bu durum, beynin en geliştirilmiş bir hesap makinesiyle bile mukayese edilemeyeceğini gösterir. Buradaki hesap, sesin kulaklara ulaşmasındaki farka bağlıdır. Bu fark sıfır olduğunda ses, başın ortasında işitilir. Bu farkı ayırdedici merkez, beyin sapında bulunur. Beynin buna yakın diğer bir işitme merkezinde iki kulağa gelen sesin şiddetleri arasındaki fark değerlendirilir. Yön belirlenmesindeki bu ikinci mekanizma ses kaynağına yakın olan kulağın diğerine nisbetle sesi daha kuvvetli duymasına dayanır. Yani, baş burada ekran vazifesi görür. Aynı mekanizmalar, diğer canlılarda da görülmektedir. Geceyarısı fareleri avlayan yarasada ise, bu durum mükemmel bir ses yönü tayini yardımıyla son derece üstündür. Zaman farkıyla (A t) ses yönünün tayini Üçüncü mekanizma ise, yukarıdan, aşağıdan Önden ve arkadan gelen ses yönünün belirlenmesini sağlayan kulak sayvanıdır. Göz kapağı ile kapanan gözün aksine kulağın bir örtüsü, kapağı yoktur. Kulak sayvanına yukarıdan aşağıdan önden arkadan gelen seslerin girinti ve çıkıntılarda yansıyarak kulak yoluna sevkedilmesi. Böylece daima dikkatle bulunan kulak bir nöbetçi hassasiyeti gösterir. Kulak sayvanındaki girinti, çıkıntıların daha düne kadar tıp talebelerine bir yandan estetik yönden bir görünüş dışında hiçbir fonksiyonu yoktur diye, diğer yandan da tekâmül işaretleri diye öğretilirken, yön belirtici filtre, yani gelen sesleri özelliklerine göre ayıran rezonans boşlukları oldukları kesin olarak anlaşılmış bulunmaktadır. Bu bakımdan, önden ve arkadan gelen ses yukarıdan ve aşağıdan gelene göre daha değişik şekilde alınır ve böylece yön tayini kolaylaşır. Sağlam, hastalıksız bir kulak bu üç yol gösterici mekanizmanın birleşmesiyle bir sesin hangi yönden geldiğini rahat bir şekilde sezebilmektedir. Ses şiddetinin farklı olarak duyulması Kulakların yanlarda ve simetrik olup kafatasının ortada bulunarak sesi ona göre yönlendirmesi gibi vücuttaki herbir organın kendisine düşen vazifeyi hakkıyla îfâsının bizim irademiz dışında cereyanı acaba nasıl ve kim tarafından ayarlanmaktadır? İnsanın iradesinin işe karıştığı sahalarda da, hassaten içtimâî hayatın düzenlenmesinde bu son derece lüzumlu yön bulma vasıtaları var mıdır? Nelerdir? Cidden düşünülmeye ve araştırılmaya değer!

Kaynak:genbilim

Tags: , ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

Lazere Umumi Bakış

Katagori: Fizik

Roma donanmasını yakmak için güneş ışınlarını kullandığı söylenen Arşimet’ten beri, insanlar kendi hizmetlerinde kullanmak üzere (ısı) ve ışık meydana getirici bir kuvveti keşfetmeye çalıştılar. Bu çalışmalar, ilmin fevkalade aracı olan lazerin bulunmasıyla noktalandı.

Lazer ilk defa bulununca, bu ışığa hemen “Ölüm Işını” adı verildi. Bu yanlıştı; lazer silâh olarak kullanılma gayesiyle keşfedilmemişti. Zaten, çağımız silâhlarında bulunan hususiyetler lazerde yoktu. Mamafih lazer ışını sırlarla doludur. Öncelikle yapısı, işleyişi, sonra da son derece çeşitli olan kullanma sahaları bakımından lazer bugün de esrarını korumaktadır. Bunun için denebilir ki, lazer, gelecek yıllarda teknoloji alanında en büyük değişikliklere sebep olabilecek başlıca unsurlardan biri olacaktır. Lazer ışını daha şimdiden haritacıların, astronomların biyologların, kimyagerlerin, sismologların, meteoroloji ile uğraşanların ve elektronik hesap mütehassıslarının dikkatlerini çekmiş onlarca benimsenmiştir. Çok yüklü olan bugünkü haberleşme ağlarını hafifletmek için lazerden faydalanma yolları aranmaktadır. Günümüz teknolojisinin gerçekten sihirli değneği olan lazer, vaad ettiği tatbik sahalarıyla -ki bu liste sonsuz gibi görünmektedir- ilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Lazerin uygulanmayacağı bir ilmî veya teknik araştırma sahasının bulunduğunu söylemek gerçekten güç bir şey! Böylesine fevkalade hususiyetlere sahip olan lazer nedir? Lazer bir ışık doğurucu, daha doğrusu ışıklı veya kırmızı ötesi (infrarouge) dalgalar doğurucu bir güçtür. Hatırlatalım ki, kırmızı ötesi dalgalar insan gözüyle görülemez; fakat bazı hayvanlar bu dalgaları görebilmektedirler. Buna karşılık biz, bu kırmızı ötesi dalgaları temas edince fark ederiz; bunlar bir sıcaklık hissi verirler. Alışılmış günlük çevremizde ışık dalgası doğurucu birçok şey vardır: Kibrit, cep lâmbaları, ampuller ve elektrikli tüpler, otomobil farları, v.s. Bütün bu ışık vericilerin herbirinin değişik uzunluklarda olan ışık dalgaları, aynı anda maksimum seviyeye ulaşmazlar. Bunların aksine lazer, hep aynı derecede ve benzerlikte ışık dalgaları yaymaktadır. Bu dalgalar aynı uzunlukta olup, tek ve aynı renktedir ve faz halinde titreşirler. Bu sebepledir ki, lazer ışını için “tek renkli” (monochromatigue) ve “faz halinde” (en phase) denir. Zihnimizde bir meydanda toplanmış kalabalık bir insan topluluğunu canlandıralım. Bu topluluk yüzlerce insanın şahsi ilhamlarına göre hareket eder; normal ışık bu toplanmış kalabalığın düzensizliğini hatırlatır. Buna karşılık, lazer disiplin altına alınmış bir ışık meydana getirir. Bu ışık bir düdük sesiyle aniden düzene geçen ve belli bir yönde uygun adımlarla yürüyen bir kalabalığı düşündürür. Lazer son derece ince olan metal tellerde hadde olarak kullanılan elmaslarda görünmeyecek biçimde delikler açar. Çok yüksek bir kimyevi saflıktaki ısının kaynağı olan lazer, tatbik edildiğinde erittiği metalleri hiçbir şekilde bozmamaktadır. Lazer nasıl ışık dalgalan yayar? Bu, şüphesiz anlatılması en zor olan bir hadisedir. Bu dalgaların menşeinde, ışıklı veya kırmızı ötesi görüntünün frekans kuşağı içinde, yayıcı rolü oynayan cisimlerin atomlarının elektronları tarafından meydana getirilen enerji vardır. Bu cisim, kırmızı çubuk gibi bir katı madde, bir gaz veya gaz karışımı veyahut bir elektronik “iletken” olabilir. UYARILAN SEVİYE, KARARSIZ ATOM Hareketsiz halde, bu maddelerin elektronları yörüngeler (mahrek) üzerinde atom çekirdeklerinin etrafında dönerler. Yörüngeler çekirdeğin çok yakınında bulunurlar. Işık radyasyonu bir atoma çarptığı zaman, bu atomun elektronları enerji alarak önceki yörüngeden daha yukarıdaki yörüngeye geçerler. Bu yukarıdaki yörüngeye “uyarılan seviye” denir. Artık atom kararsız hale gelmiştir. “Uyarılan seviye”ye yükselen elektronlar önceden elde ettikleri enerjiyi kaybederek, bir radyasyon yayarlar ve yeniden alttaki yörüngeye düşerler. Belli bir maddenin atomları için, bu radyasyonun daima aynı frekansı vardır. Bir atom tarafından yayılan radyasyon çevredeki atomlara geçen bir uyarma yapar ve aynı frekanslı bir dizi radyasyon yayımına (intişarına) sebep olur. Bu radyasyon yayımı, dalgaları birbirine gönderen aynalar oyunu (rezonans sistemi) ile kontrol edilir. Kısaca özetlemek gerekirse, lazer ışını, ışıklı veya kırmızı ötesi radyasyonlar yayan bir madde; bir rezonans sistemi ve atomların elektronlarını üst yörüngelere taşıyan enerjiyi doğuran bir yapıdan meydana gelmektedir. Sözü edilen bu sonuncu yapıya “optik pompalama yapısı” adı verilir. Bu yapı ya bir flaş lambası, ya frekansı 30 ile 150 megacyla (1) arasında değişen radyoelektrik dalgalar kaynağı, ya da 50 veya 60 devirli bildiğimiz alternatif akım kaynağıdır. LAZER HUZMESİYLE BİRLEŞME En yaygın lazer kırmızı olanıdır; bunun güç yayıcı olan kısmı 10 cm boyda ve 1 cm.’den az çapta kırmızı bir çubuk şeklindedir. Bu kırmızı, çizgi halindeki kromla karıştırılmıştır. Cam lazerde neodim (neodyme) (2) camla karıştırılır. Katı lazerlerle bugün, saniyenin birkaç milyarda biri zamanda, binlerce kilowat gücüne ulaşılabilmektedir. Gazlı lazerler iki bakımdan önemlidir: Kısa mesafelerde yüksek sıcaklıklar meydana getirirler ve iyi yayılan huzmeler oluştururlar ki bunlar haberleşme alanında büyük ümitler doğurmuşlardır. Aynı hususlar elektronik iletkenli lazerler için de söz konusudur. Lazer ve aynı aileden olan mazer Einstein’m 1917 tarihli “Radyasyonların uyarıcı yayılımı” üzerindeki çalışmalarında dolaylı olarak yer alıyorlardı. 1950′de lazerin ilk defa ortaya atılmasına kadar 33 sene beklendi. 8 yıl sonra lazer aşağı yukarı aynı anda Sovyet Rusya’da Nikoloi Bassov ile Alexandre Prokhorov ve ABD’de Townes Shallow tarafından keşfedildi. 1958′de Maiman dünyada ilk defa kırmızı lazeri kullandı. 1961′de Amerikalı Ali Javan ilk gazlı lazeri buldu ve 1964′te Fransız Barchewitz motelciler lazer fikrini geliştirdi. Onun bu fikri Mart 1965′te Paris İlimler Fakültesinde gerçekleştirildi. Lazer herşeyden önce bir ışık çizgisi, yani ideal bir düz çizgi olduğu için öncelikle mesafeleri ölçmek isteyenlerin ve haritacıların ilgisini çekti: 1962′de bir ingiliz araştırma ekibi lazer ışınlı bir telemetre (uzaktan mesafe ölçen alet) geliştirdi ve bu alet hemen piyasada satışa sunuldu. Lazerli telemetrenin prensibi kolaydır. (3) Bu ışıklı çizgiyi kilometrelerce uzaklara gönderebilmek mümkün olduğundan, yeryüzünün dışında, mekânın derinliklerinin bilhassa aydaki belirli yerlerin mesafelerinin ölçümünde kullanılması yolları arandı. Mayıs 1963′te Kırım astrofizik rasathanesinin sovyet bilginleri, bulundukları yer ile ayın değişik bölgeleri arasındaki mesafeleri ölçmeye başladılar. 1964 Nisanında Bell Telephone’un Amerikalı bilginleri de bir lazer yardımıyla aydaki birçok kraterin ebatlarını ölçtüler. Şubat 1965′te Fransız bilginler, yukarı Provence’taki rasatları ile bir Amerikan uydusu arasında lazer hüzmesiyle bir bağlantı meydana getirmeyi başardılar. 16 ışıklı çizgiden biri dünyadan 1571 km. 994 m uzakta bulunan uyduya ulaştı. Mesafe 8 metrelik bir doğruluk nisbeti ile belirlendi. Kısaca anlatmak gerekirse tecrübe şu şekilde gerçekleşti: Lazer hüzmesi uzayda uydunun bulunduğu noktaya doğru yöneldi. Bir ışık hüzmesi uyduya vardı ve dünyaya geri döndü; ışık dalgaları 3143 km. 988 m kat ederek Fransız rasathanesine döndüler. 1967 yılının başında Fransız ilim adamları mükemmelini yaptılar; “Diadiene” adlı iki uydudan ve Fransa’da Saint Michelde Provence’da, Cezayir’de Colomb – Bechar’da ve Yunanistan’da Stephanion’da bulunan lazerlerden oluşan bir ağdan faydalanarak Akdeniz havzasının ölçümü için geniş bir tecrübe gerçekleştirdiler. HARİKULADE BİR İŞ; TÜNEL KAZMAK Bu çeşit ölçüm işinde, lazer hüzmesinin dünyanın belirli bir noktası ile hususiyetleri iyi bilinen ve zaten bir ölçüm noktası olan bir uydu arasında mesafe birimi rolü oynadığını anlamak gerekir. “Diademe” uydularıyla yapılan ölçümlerde, sadece bu uydularla ilgili bilgiler mevcuttu. Buna karşılık, Akdenizin Avrupa ve Afrika kıyıları arasındaki gerçek mesafesi bilinmiyordu. Fezada, birçok feza gemisinin buluşmasını sağlamak için lazerli telemetreye başvurulur. “Gemini” uzay gemilerinin birçok buluşması lazerli telemetre ile sağlanmıştır. Işıklı olmasının yanısıra, lazer hüzmesi ısıya çevrilebilir enerji de taşımaktadır. Lazerin en alaka uyarıcı hususiyetlerinden birisi de en sert metaller ve en mukavemetli taşlar üzerinde delikler açabilmesidir. Amerikan “Western Electric” firması, son derece ince olan metal tellerde, hadde olarak kullanılan elmaslarda, görünmeyecek biçimde delikler açan bir lazer geliştirdi. Bugün çok kuvvetli lazer ışınlarıyla sert kayaları delerek tünel açmak için çalışmalar yapılıyor. Çok yüksek bir kimyevî saflıktaki ısının kaynağı olan lazer, tatbik edildiğinde erittiği metalleri hiçbir şekilde bozmamaktadır. Madencilik laboratuvarları dayanıklı kayaların erimesini incelemek ve günümüz madenciliği için hâlâ meçhul olan kimyevî terkipler elde etmek için lazerden faydalanmaktadırlar. İngilizler, plazmaları yani iyonlara ayrılmış gazlan milyonlarca derecelik sıcaklıkta ısıtmak için muazzam bir ısı kaynağı olan bazı lazerlerden faydalanmayı tasarlıyorlar. Bu iş çok ilgi çekici olabilir; çünkü termonükleer (nükleer sıcaklığa ait) erimenin kontrolü üzerindeki araştırmalara yardım etmektedir. Bu kontrol ise, bizi bir gün elektrik enerjisinden yoksun kalma korkusundan kurtaracaktır. Nobel fizik ödülü sahibi olan fransız bilgini Alfred Kastler, 2 sene önce lazerden faydalanarak yaptığı projede milyonlarca derecede bir sıcaklıktan bahsediyordu. (Aşağı yukarı 30 milyon derecelik bir sıcaklık). Tabii ki, sadece güneşte bulunabilecek böyle bir sıcaklığa yeryüzünde henüz ulaşılamamıştır. Işıklı ve ısılı olmasının yanında, lazerin diğer bir hususiyeti hüzme ucunun ince olmasıdır. Lazerler, bazı köprülerin en küçük titreşimlerini tespit etmek için de kullanılmaktadır. Japonlar ikiyüzden fazla deprem gözleme istasyonunda “lazerli sismoğraflar”dan faydalanmaktadırlar. Önemli tektonik hareketlere sebep olabileceği anlaşılan küçük depremler serisi duyulduğunda küçük sismoğrafın hüzmesi fotoelektrik bir hücre alanını terkeder, bu da hemen deprem uzmanları için bir alârm olur. Bu hususiyetleri daha ileriye götürerek “lazer jiroskopu” (4) yapıldı. Tercüme Eden M. Necati Bigalı _____________________ (1): Megacycla (megasaykı): Yüksek akımlarda kullanılan ve bir milyon dalga uzunluğuna karşılık olan frekans birimi. (2): Neodyma : Nadir topraklar grubundan; rumuzu Nd ve atom numarası 60 olan metal. (3) : Lazer, mesafesi ölçülmek istenen hedefe ışıklı bir hareket yayar. Hedef ışıklı hareketi yansıtır. Operatör telemetrenin gözetleme camıyla ışıklı yansımanın parlaklığını görür. Bu arada elektronik bir sistem de bu parlaklığı tesbit eder. Bu sistem, lazer hareketinin yayılma zamanı ile onun aksetmesinin alınması zamanı arasındaki gecikme süresini ölçer. Yani hedefe kısaca, lazer hareketinin hedefe varıp aksetme halinde geri dönmesi arasındaki süreyi ölçer. Işığın hızı bilinen bir sabit (saniyede 300 000 km) olduğuna göre, hedefin mesafesini bulmak için bu sureyi doğru olarak hesaplamak yeterlidir. Bugün yeryüzü haritacılığı lazerli telemetreyi basit bir kadastro çalışmasında dahi kullanmaktadır. (4) : Jiroskop : (Gyroscope) Torpil, uçak ve denizaltıda sapmayı önleyen alet, Jiroskoplar askerî havacılık ve uzay füzelerinin fırlatılmasında kullanılmaktadır. Daha sonra, lazer jıroskopları uzay haberleşmelerinde kullanılabilecektir. Söyle ki, ekvatorun 35.600 km üzerinde kurulan bir yörüngeye yerleştirilen ara istasyonların antenleri, bu alet sayesinde en iyi aktarma pozisyonunda sağlam olarak durabilecektir.

Kaynak:genbilim

Tags: , , ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

Ben Anamın Beşiğini Sallar İken

Katagori: Fizik

Masalların başında gördüğünüz bir cümle: “Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.” Ecdadın sözlerine baktığımızda çok ince nükteler yakalarız. Bu cümlede Einstein’in izafiyet teorisi gizli. Eğer biz geçmişi dikkatle süzgeçten geçirseydik ve herşeyi batı yayınlarında aramasaydık, Einstein’in izafiyet teorisi çoktan bulunurdu. Mukaddes kitapların bir çoğu zamanın izafiliğine işaret ediyor: Hintçe kitap Mahabharata’da, Brahma’nın bir günün 8.640.000.000 dünya yılına denk olduğu yazılıdır. Ahdi Kadim’de (Mezamir 4?90) “Rabb’ın açısından bin yıl geçmiş bir gün gibidir.” diye yazılır. Kur’an’ı Kerimde Meariç suresinin 4.ayetinde ilahî günün 50.000 dünya yılına veya 1828 ışık yılına denk olduğunu görürüz.

Açık ifadeyle izafiyet teorisi dünyamızda binlerce seneden beri bilinmektedir. Gelelim yazımızın başındaki cümleye: “Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken” Acaba bu nasıl mümkün olabilir? 1 – Benim geçmiş zamana seyahat etmem ve anamın beşikte sallandığını görmemle. 2 – Zamansızlık âlemine girip geçmişe nüfuz etmek. 3 – Yaşlanmamdaki hızlanmanın, annemin, yaşlanma hızını geçişi. 4 – Annem ve yatağının küçülerek, beşik mesabesine inmesi. Gelelim 1. maddeye, yani benim geçmiş zamana seyahat etmem veya zamanın geriye dönüşü: 1921′lerden beri antimadde anlayışı kendini gösterdi 1921 de ilk pozitronun fezadan gelen ışınlar arasında bulunuşu, antimadde teorisinin varlığını kesinleştirdi. Protonun antimaddesi antiproton, elektronun antimaddesi pozitron, nötronun karşılığı antinötron, nötrinonun karşılığı ise antinötrinodur. Şu an galaksimiz maddedir. Ama başka galaksilerin antimaddeden yapılması mümkündür. Nitekim anti-maddenin bir çoğu fezadan gelen kozmik ışınlar arasında bulunmuştur. Antimadde âleminde zamanın tersine işleyebileceği söyleniyor. Zaman tersine işlerse geçmişe inmek, tarihi müşahade etmek mümkündür. Yani bu suretle anamın beşiğini görebil irim. Bir de geçmişe seyahat etmek ve bu yolla annemin beşikte sallandığını müşahade etmek mümkündür. Geçmişe seyahatte Drouet tekniği ileri sürülüyor. Bildiğiniz üzere dünya güneş etrafında dönüyor. Güneş de Vega yıldızına doğru ilerliyor. Dünyanın gerek güneş etrafında, gerek güneşle birlikte seyahati sarmal bir şekle benziyor. Yani dünya daireler halinde ilerliyen yaya benzer yörünge çiziyor. Açıkçası ortada spiral yaya benzer bir yörünge silsilesi var. Şimdi biz füzemizle dünyanın çizmiş olduğu eski yörüngelere doğru ilerliyelim. Spiral yayın teker teker dairelerini çizeceğimize kestirmeden dairelere teğet ilerleyelim. Drouet sistemine göre füzemi tutulmaya (ecliptic) dikey gelecek şekilde ve güneş sisteminin fezadaki ilerleme rotasını oluşturan noktanın aksi istikametinde fırlatılır. Füzemizin hızı, dünyanın güneş etrafında dönüş hızına ortalama olarak 105.000 km. denk olacak. Şu an 1982 yılındayız. İstanbul’un Fethi olan 1453 yılına gitmek istersek dünyanın takip ettiği normal yolun 529 çemberine değmesi icap eder. Füze bu noktaya vardığında filim makinamız bu esnayı çekecek ve dünyamıza yayın halinde gönderecek. Şimdi anamızın beşiğine gelelim. Anamız 35 yaşında olsun. Füzemiz dünyanın takip ettiği sarmal yılın 35 çemberine değdiğinde anamın beşiğinin filmini çekecek veya ben füzede olacağım, anamın beşikte sallandığını göreceğim. Şimdi 2. maddeyi tahlil edelim. Yani zamansızlık âlemine girelim, geçmişi seyredelim. Yıldızların herbirinin bir ölüm şekli var. Yani bütün yıldızlar ölecek. Bir yıldız, güneşten 3 kat büyük ise kara delik halinde ölür. Kara delik, ışığı da yuttuğundan görünmez. Kara delikler etrafındaki yıldızları yutarak beslenir. Can çekişen yıldız X ışını salar, biz de ölüm ânını böylece tesbit ederiz. Kara deliklerde madde vardan yok oluyor. Hatta ileride kara deliklerin kâinatı yutacağı söyleniyor. Kara deliklerde çekim gücü sonsuzluğa yaklaştığından zamansızlık mefhumu ortaya çıkıyor. Kara deliğe girmekle ebediyet âlemi arasında bir bağ kuruluyor. Zamansızlık âlemine girmekle geçmiş pekâla gözlenebilir. Annemin beşiğini bu suretle görebilirim. Bu durum relativite teorisinin bir neticesidir. Şimdi 3. madde yani yaşlanmamdaki hızlanmanın, annemin yaşlanma hızını geçişini ele alalım: Diğer bir ifade ile izafiyet teorisi üzerinde duruyoruz. Fezada hız arttıkça zaman yavaşlar. Mesela; astronot Cooper uzayda yaptığı gezide gençleşti, saati de yavaşladı. Cooper, 90 dakikalık yörüngeyi her tamamlayışında Cape Canaveral’daki bir arkadaşından saniyenin milyonda biri kadar daha az yaşlandı. 24 saat süre yörünge ve açı sırasında da saati sadece 1/60.000 saniye kadar bir yavaşlama gösterdi. Şimdi Güneş Sistemimizden 8,8 ışık yılı uzakta olan Sirius yıldızına seyahat edelim. Işık hızı ile hareket eden bir füze kullanalım. Bu durumda Sirius yıldızına gidiş geliş 17,6 yıl sürer. Sabah kahvaltısında seyahata çıkalım, öğle yemeğinde Sirius’a varırsınız. Öğle yemeğinde tekrar yola çıkın akşam yeryüzüne dönersiniz. Halbuki dünyadaki yakınlarınız 6570 defa yemek yemiş olur. Işık hızına yakın bir hızla yol aldığınız için 17,6 dünya yılı size sadece bir gün gibi gözükecektir. Netice olarak fezada hızlanmakla zaman yavaşlıyor. Şimdi annenizi füzeye bindirin, fezaya gönderin. Dünyaya döndüğünde yaşı sizden çok gerilerde kalacaktır. 49xl015 kilometre (49′un yanına 15 sıfır koyun) bir mesafeye gönderin. 35 yılda gitsin, gelsin. Halbuki bu esnada dünyada 10600 yıl geçmiştir. Annem dünyaya dönünce yaş açığını kapar gibi bir soru.. Genel izafiyet teorisini bilmeme demektir. Gelelim 4. maddeye yani annem ve yatağının küçülerek beşik mesabesine inmesi: Fezada hızlanmakla maddede küçülme olur. Saniyede 150.000 km. hızla giden füzede annemin boyu % 14 kısalacaktır.. Eğer füzemiz 270.000 km/sn, hızla gitse boyu % 45 kısalır. Eğer füze ışık hızının % 99′u hızla gitse annemin boyu % 86 nisbetinde kısalacaktır. Netice olarak şunu söyleyeyim. Son söylediklerim Einstein’in relativite teorisinin bir neticesidir. Eğer biz geçmişimizi dikkatli inceleseydik bu teorinin ismi “Einstein’nin relativite teorisi” değil, “Ali veya Mehmed’in relativite teorisi” olacaktı.

Kaynak:genbilim

Tags:

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 1, 2010

Komputerize Edilen Hareketler

Katagori: Fizik

Günümüzdeki kompüterler, yaşlı bir adamın attığı adımdan tutun da ta rakseden bir kimsenin yaptığı hareketlere kadar muhtelif hareket şekillerini matematik formüllere dönüştürebilmektedir. Bu kompüterli cihazlar, doktorlara vücudun daha iyi anlaşılması ve rahatsızlıkların giderilmesinde yardımcı olmaktadırlar. Makina Mühendisi olan araştırmacı Ali Seyrek (*) “Biz vücuda mekanik bir sistem olarak bakıyoruz ve bu yüzden de insanoğlunun hareketlerini denklemler (muadele) serisi halinde ifade edebiliriz. Daha sonra bu denklemleri kompüterde değerlendirip insanın nasıl hareket ettiğine ve sağlıklı hareket edemediği zaman da ona nasıl yardım edileceğine dair faydalı bilgileri temin edebilmeliyiz ” demektedir.

Bu, Madison şehri Wisconsin Üniversitesinde A. Seyrek ve talebelerinin mükemmel olarak yaptıkları bir çalışmadır. Bu çalışma onların 10 yılın üzerinde bir zamanlarını almasına rağmen şimdi yürümekten çiklet çiğnemeye kadar insanoğlunun her hareketinin kompüterize edilmiş şekillerini elde etmişlerdir. Böylece çalışmaları neticesinde ortopedi cerrahları, fizikoterapistler (fizik tedavi uzmanları) ve spor antrenörleri için çok yönlü bir cihaz ortaya çıkarılmış oldu. Wisconsin eyaletinde Wilwaukee şehrindeki devlet hastanesinin tecrübeli hekimlerinden Dr. Patrica Murray, kalçası arızalı olan bir hastanın yeniden yürüyebilmesine yardım etmek maksadıyla böyle bir programı tatbikata koymuştur. Önce hastanın vücut ölçüleri, ağırlığı ve arızalı uzuv hakkındaki bilgiler kompütere verildi. Kompüter bu bilgileri değerlendirerek cevabı şu şekilde belirtti: Hasta, yürüme hususunda ısrar etmeli ve bir baston kullanmalıydı. Bu onun için en iyi ve en uygun tedavi çaresi olarak görünüyordu. Dr. Murray “Böyle bir çalışma yapılmadan önce arızalı ekleme ne çeşit bir tedavi yapılacağı hususunda karar vermemiz mümkün değildi. Böylece biz arızalı uzuvları eski haline getirici ekzer-siz çeşitlerini geliştirebileceğiz. Ondan da öte, vücut içerisine alet yerleştirmeden normal veya arızalı eklem içinde gelişmenin gerçekten nasıl bir seyir takib ettiği hususunda daha fazla bilgiye sahib olabileceğiz” diye görüşlerini ifade etmektedir. Dr. Seyrek bu modeli tatbik ederek cerrahiyi takliden yapabildiği bu husustaki çalışmalarından çok ümitlidir. O bir video terminal önünde oturarak, farazî olarak kemiklerin ve kasların yerlerini değiştirebilir ve sonra böyle bir müdahalenin hastanın yürüyüşüne nasıl bir tesiri olduğunu takib edebilir. Bu, cerrahlara, çarpık bacaklı olan hastanın bacaklarını doğru pozisyona getirmek için kemik parçaları yerleştirdiklerinde yardımcı olacaktır. Aslında Seyrek, Milwaukee şehrinde bir çocuk üzerinde güç bir ameliyata hazırlanan bir doktora yardım maksadıyla geleceğin yeni mekanik cerrahi metodlarını tatbik etmiştir bile.. Seyrek’in mühendis arkadaşları aynı zamanda hareketli modellerden de faydalanma İmkanı bulacaklar. Mesela, robotları yapanlar, insanı takliden yapılan çok daha gelişmiş makinaları yapmada bu cihazlardan faydalanacaklar. Bir mühendis el kısmını kullanarak belli parmak hareketlerini yapmak İçin lüzumlu olan kaslardaki hareket silsilesini tesbit edebilir. Böylece teller, makaralar ve motorlar kaslarla, çubuklar kemikler ve mikroaletler beyinle yer değiştirerek, belli, hususi bir hareketi meydana getirmeğe muktedir bir robot yapılabilir. Tedavi edici makinalar bu modelden istifade edilerek yapılabilecektir. Seyrek bu modelden faydalanarak geliştirdiği bir aletle arızalı olan kaslara küçük elektrik akımları vererek ufak kasılmalara sebep olmakta ve böylece eski durumuna gelen kas kaybettiği kuvveti tekrar kazanmaktadır. Seyrek’in modeli insan vücudu ile makinalar arasında benzerlikleri ortaya çıkarmasına rağmen arada taklid edilmesi mümkün olmayan çok kesin çizgilerin de var olduğunu göstermiştir. Seyrek “Biz modelimizi memleketin ileri gelen fizik tedavi merkezlerinde tatbik etmeğe çalıştık. Elde edilen neticelere göre, burada tedavi edilen insanların enerjileri tam randımanlı bir şekilde kullanamadığını tesbit ettik. Fakat yaptıkları hareketler her şeye rağmen güzeldi. Bu da bize göstermiştir ki insanoğlu ne kompüter modelleridir ve ne de mükemmel makinalar.. O, fani fakat yaratılışında çok ince ölçü ve ahengin hakim olduğu müstesna bir varlıktır”, diye sözlerini bitirmektedir. Science Digest ‘dan tercüme _______________ (*) Amerikada Madison şehri Wisconsin üniversitesinde meşhur bir Türk araştırmacısı.

Kaynak:genbilim

Tags:

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

İnsan Vücudunda Yeni Tesbitler

Katagori: Fizik

Tıbbın geliştirdiği son derece modern ve yeni bir metodla insan vücudunun iç kısımlarından çok net resimler elde edilmektedir. Bu yeni teknikte zararlı şuaların tehlikesi söz konusu değildir.

28 Ekim 1895t’e C. Röntgen, katod ışınlarıyla çalışırken, farkında olmadan insan vücudunun iç kısımlarını gösteren çok değişik bir ışını keşfetti. O zamandan beri ilim dünyasında çok çeşitli ışınlar geliştirildi. Bunlardan ses – ötesi dalgalan ve ısı şualarını zikredebiliriz. 1970 yıllarından bu yana, kompütertomograflar (*) geliştirildi. Ve artık bu metodla, vücudumuzun en küçük kısımlarının dahi görüntüsünü elde etmek mümkündür. Amerikada yayınlanan Discover dergisinde çıkan bir yazıda ise (KST) (küçük partiküllerin hareketini görüntüleme) adı verilen teknikle ışınlarla göremediğimiz yerlerin görüntüleri ortaya çıkarılmaktadır. Bu metodla, daha ziyade % 90 su ihtiva eden karaciğer, akciğer, pankreas, kalb ve beyin gibi organların görüntüleri, su atomları sayesinde elde edilmektedir. En mühim şeyde canlı organlarda biyoşimik reaksiyonların, gözlenebilmesidir. Böyle bir usülle vücuda giren enzim, ilaç ve vitamin gibi maddelerin değişmeleri incelenebilmektedir. Elde edilen görüntülerde de meselâ, iltihaplanmış mafsallara nüfuz eden ilacın tesir bölgesi ve ayrıca kaslardaki laktik asit nisbetinin değişmesi de araştırılmaktadır. Hasta bu muayeneler esnasında ne bir ağrı, ne de kan dolaşımına tesir edecek bir sıcaklık hissetmemektedir. (KST) metodunda röntgen şualarında olduğu gibi iyonize ışınların varlığı söz konusu değildir. Röntgen ışınlarıyla yapılan muayenelerde çocuklar ve hâmile kadınlar en fazla zarara uğramaktadır. Halbuki (KST) metoduyla alınan görüntülerde bu tehlike bertaraf edilmektedir. (KST) tekniğinde esas ince cisimlerdeki çekirdek titreşimlerinin dış bir tesirle yön değiştirmesidir. KST nin Çalışma Prensibi Bir damla suda 100 trilyon atom bulunmaktadır. Eğer bu rakamı yazmak isterseniz (1) in yanına yirmi tane sıfır koymanız gereklidir. Bu rakam çekirdek titreşimini ölçmek için kafidir. Her su atomunda bir proton vardır. Bu proton manyetik alandan dolayı yönü devamlı olarak kuzey ve güneyi gösterir. Dış tesir olmadan çekirdekler her yönde bulunabilirler. Atom çekirdekleri eksenleri etrafında dairevî bir hareketle dönerler. Buna ilim dilinde “spin” adı verilir. Fakat bu atomlara dışarıdan bir manyetik alan tatbik edilirse bütün atomlar tek bir yöne dönerler. Bu durumda protonların hareketi pusula iğnesinin hareketine benzer. Radyo dalgaları alanına giren ve saniyenin milyonda bir aralığında gönderilen yüksek frekanslı bir impuls’la çekirdek dönüşüne tesir edilerek hızları artırılır. Bir müddet sonra atom çekirdekleri eski durumlarını alırlar. Bu süre birkaç sâniyedir. Buna relaksasyon yani eksene geri dönme adı verilir. Böylece harekete bağlı olan bir titreşim sinyali oluşur. Bu sinyalin gücü incelenen satıhtaki proton sayısına bağlıdır. Daha sonra bir kompüter aracılığıyla sinyalin azalıp veya çoğalmasına göre bunu ekranda resme dönüştürür. Bu görüntüde su ihtiva eden satıhlar açık renkli, hava ve kemik olan yerler koyu renkte görülür. Şekilde KST?nin Çalışma Prensibi Görülmektedir Bu metoddan faydalanmak isteyenler arasında jeolog ve jeofizikçiler de vardır. Yeryüzünde çok pahalıya mal olan maden aramalarında bu metod denenecektir. Ayrıca çığ altında kalanlar ve gizli yapılan nükleer araştırmalarda kazaya uğrayıp kaybolanların yerleri de tesbit edilebilecektir. Bu metodla Amerikanın kaybolan Tresher nükleer denizaltısının yeri tesbit edilmiştir. 1977 den bu yana araştırıcılar resimleri daha da netleştirebilmek için çalışmaktadırlar. Bugünkü çekirdek (spin) tomogramları ilk kompüter resimlerinden daha kalitelidir. (KST) araştırıcısı Dr. Berthold Krüttel çözeltiyi 1-1,5 mm arasında tutmaktadır. Böylece hasta bölgeler (2 mm) veya (10 mm) arasında belirlenebilmektedir. Su ihtiva eden yumuşak dokular ise (% 15) arasında değişmektedir. Fakat atom çekirdeklerinden neşredilen şualar (% 300) ün üzerinde ayırım sağlamaktadır. Böylece tıbta beyin tümörlerinin teşhisinde yeni ufuklar açılmaktadır. Çünkü tümörlerin sinyal süresi normal dokuya nisbetle 3 kat daha fazladır. Ölmüş vücut hücreleri ve bu arada kireçlenmiş kısımlar da tesbit edilebilmektedir. Su toplamalar kan pıhtılaşmaları gibi durumlar anında belirlenip tedavi edilmekte, kapanmak üzere olan damarlar kısa sinyal süreleriyle teşhis edilip tedaviye geçilmektedir. Büyük zararlara yol açmadan beyinde biriken oksijen ve dolaşım bozuklukları da teşhis edilerek kanser ilerlemeden, hastalık gelişmeden tedaviye geçilmektedir. Ayrıca menisküs ya da disk kayması gibi ya da kalbin çalışma sistemi tesbit edilmektedir. Bu tedavi için röntgende radyoaktif sıvılar kullanılmaz. İlim adamları bu metodu geliştirmek için yeni imkanlar araştırmaktadırlar. (KST) metodu bir hastanın beyninde 112 arızalı bölge tesbit etmiştir. Halbuki klasik kompüter resimlerinde bu nisbet 19 olarak kalmıştır. (KST) daha başlangıç safhasında olup inkişaf etmesi beklenmektedir. İlim elindeki meş’ale ile insan anatomisine ait karanlıkları aydınlattıkca eşya ve hadiselere bakış da değişmekte ve bir iki asırlık yanlış ilim telakkisi, yerini varlık sırrına ışık tutan ayrı bir bakışa terk etmeye hazırlanmaktadır.

Kaynak:genbilim

Tags: , ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010

Seslerin Ötesindeki Ses

Katagori: Fizik

Bir ses duyduğumuz zaman muhakkak titreşen bir cismin bulunduğunu söyleye­biliriz. Gerili bir teli parmağımızla çekip bırakalım. Tel titremeye başlar. Bunun ne ticesi olarak da bir ses çıkar.

Tabiatta titreşen herşey ses dalgaları meydana getirir. Bağırdığımız zaman akciğerlerimizden kuvvetle çıkan hava, boğazımızdaki ses tellerini titretmiş, böylece ses çıkmıştır. Bunun gibi bir çana tokmakla vurduğumuz ya da bir bardağa fiske attı ğımız zaman çıkan seslerin hepsi, vurulan veya dokunulan şeyin titreşmesi netice sinde meydana gelir. Eğer titreşen bu cisim boşluktaysa yani havasız bir yerdeyse ses dalgaları meydana gelmez. Biz de sesi duyamayız. Havası alınmış bir cam fanus içinde çalan çanın sesini duymamız imkânsızdır. Sesin frekansı: Titreşen bir cismin saniyede yaptığı titreşimlerin sayısı. Frekansı ölçmek için Hertz (kısaca Hz.) denilen bir birim kullanılır. Bir Hertz, bir cismin 1 saniyede tam 1 titreşim yapması demektir Sesin hızı : Ses dalgaları havada saniyede 340 m. lik bir hızla yayılırlar. (Sesin hızı, deniz seviyesinde saatte 1.224 km. ile 11.000 m. yükseklik de saatte 1.060 km. arasında değişir.) Ancak sesin çarptığı engeller kuvvetini azaltır. Sesin su içindeki hızı havadakinden fazladır. (1.504 m/saniye) Ses dalgalarının hızı madenlerin içinde daha da artar. Sesin yansıması (Aks-i seda) : Yansıma, ses dalgalarının bir engele çarparak bize geri gelmesidir. Sesin tam olarak yankı yapabilmesi için arada 17 m. lik bir aralık olması gerekir. Eğer uzaklık daha azsa yankı tam olarak meydana gelmez, yalnız çıkan sesler daha dolgun çıkar. Ses duvarı nedir? Ses dalgalarının deniz seviyesindeki düzeyindeki hızının saatte 1.224 km. olduğunu söylemiştik. Ama yükseklere çıkıldıkça havanın yoğunluğu azaldığından dalgaların hızı azalır. 11.000 m. de bu hız 1.050 km.ye iner. Sesin yayılma hızından daha yüksek olan hızlara ?ses-ötesi hız?, daha düşük olan hızlara da ?ses-berisi hız? adları verilir. 1) 11.000 m. yükseklik de saatte 1.060 km. den sonra yavaş, yani ses-berisi hızla uçağın meydana getirdiği ses dalgaları, uçağın hızından daha fazla olduğu için daha çabuk yayılır. Biz de uçak daha uzakta iken sesini duyarız. 2) 11.050 m. yükseklik de saatte 1060 km. hızla uçan bir uçağın çıkardığı ses dalgaları uçakla birlikte yayılırlar. Motorun sesini duyduğumuz anda uçağı da görürüz. Bu durumda uçak, ses titreşimlerinden meydana gelen çok kuvvetli bir engelle karşı karşıya kalır. Biz buna ?ses duvarı? deriz. 3) 11.000 m. yükseklik de uçan bir uçağın hızı 1060 km. den daha fazlalaşırsa motorun çıkardığı ses dalgaları uçağa erişemezler. Uçak geçip gitmiş, ses dalgaları ise geride kalmıştır. İşte bu durumda da uçak ?yolunu kesen? o kalın ses duvarını aşmış sayılır. Canlı radarlar: Gözleri zayıf gören yarasalar, geceleri çeşitli engellere çarpmadan rahatça uçarlar. İnsanlar, yarasaların bu çok zor işe nasıl muvaffak olabildiklerini ancak radarların keşfinden sonra anlayabilmişlerdir. Radar uzaya elektromanyetik dalga demetleri gönderir. Bunlar bir engele mesela bir uçak-çarpınca, geri başlangıç noktasına dönerler. Böylece, uzaydaki cismin varlığı, yönü ve uzaklığı (bu dalgaların gidiş-dönüş zamanları arasındaki farktan) radar ekranı üzerinde belirir. Yankıyla ayartılan yarasa, engele çarpmamak için süratli bir dönüş yapar. Kanatlarından birinin aldığı dalgalı şekil dikkatinizi çekti mi? Yarasalar, çok yüksek titreşimli (saniyede 50-100.000) ses-ötesi dalgalar yayarlar. En çok 20.000 titreşime hassas olan insan kulağının bu sesleri duymasına imkân yoktur. Bu hayvanlarda da, ses-ötesi dalgaları yayan organın gırtlak, dönen dalgaları alan organın da kulak olduğu tahmin edilmektedir. İstemediğimiz sesler: Tabiattaki bütün sesleri işitemeyiz. İnsan kulağı 16 Hertz ile 20.000 Hertz arasında frekansı olan sesleri duyar. Ama kâinatta bu iki frekans sınırı dışında da sesler vardır. Ağaç yapraklarının yaradanlarına karşı hemhemelerinden, güneş sisteminde dönen kürelerin seslerine kadar… Acaba bunları duymamak Hafız ismine mâlik, şefkatli bir Zât’ın lütuf ve merhameti değil midir? Radyonun düğmesini açtığınızda duyduğunuz şeylerin, gece-gündüz beynimizin odaları arasında yankılanmasını ister miydiniz? Şekiller ve renklerle çeşit çeşit nakışlar dokuyan, türlü sanat tabloları ile kâinatta boş bir yer bırakmadan her tarafı süsleyen Muhteşem Sanatkârın, ayrı ayrı nağme ve eda yarattığı seslerle de bu şâhâne meşheri dillendirip, dağılış ve yayılış sistemlerindeki müthiş intizam ve insicam ile varlığına ayrı bir sahada şahitler gösterdiğini müşahede etmekteyiz…

Kaynak:genbilim

Tags: , , ,

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 1, 2010
« Older Entries