Öpeyim de geçsin!

Katagori: Genel

Annenin dokunduğu yerde gül biter; ne acı kalır, ne tasa…

Yavru orangutan Randee parmağını yaraladığında da yardımına annesi Deedee koştu.

Deedee, küçük oğlunu kollarının arasına alıp teselli etti, parmağına da bir öpücük kondurdu.

Florida’daki Lowry Park Hayvanat Bahçesi’nde oynadığı sırada parmağını yaralayıp acı içinde ağlamaya başlayan Randee annesi sayesinde sakinleşebildi.

Bu muhteşem kareyi yakalamayı başaran fotoğrafçı Evan Hambrick, “Orangutanların insanlara ne kadar benzediğini gördükçe inanamıyorum” diye konuştu.

Kaynak:veteknoloji

Tags:

Permalink Yorumlar (0) Mahmut Tem 3, 2010

Herşey’i açıklamaya çalışan 7 teori

Katagori: Genel

New Scientist dergisinden ‘Her Şeyin Teorisi’ne ilişkin 7 yaklaşım.

Etrafımızı çevreleyen gerçekliği en temel seviyeden makroskobik ölçeklere kadar anlama gayesi yüzyıllardır insanlığın kafasını meşgul ediyor. Doğanın işleyişini anlamaya çalışan bilimciler, Karanlık Madde’nin varlığından zamanın tek bir yönde ilerlemesine kadar birçok olaya nedensel açıklama getirmeye çalışıyorlar. Ortaya atılan argümanlar açıklanamayan birçok olguyla beraber yeni teorilere ışık tutuyor. Hawking’in deyimiyle ise varlığımızı kendimize açıklayabilmemizi sağlayacak tek yol “Tanrı’nın aklından geçenleri bilmek”.

Bu teorileri test etmek için, başını ABD’nin Chicago kenti yakınlarındaki Fermilab ile İsviçre-Fransa sınırında bulunan CERN laboratuarlarının çektiği parçacık hızlandırıcıları son hızla çalışmaya devam ediyor. Diğer yandan, doğanın işleyişini kurgulamaya çalışan teorik fizikçiler gün geçtikçe maddenin temel yapısına ilişkin çelişkili yaklaşımlar ortaya koyuyorlar.

Bu alandaki tüm teknolojik gelişmelere karşın, bahsi geçen yüksek enerji laboratuarlarında görev alan deneysel fizikçiler kısıtlı sayıda modeli test etme şansına sahipler ve bu nedenle de din adamlarını rahatsız edebilecek boyutta bir keşif, günümüz koşullarında oldukça uzak bir ihtimal gibi görünüyor.

Özetle ele almak gerekirse, mikroskobik ölçeklerde doğa kanunlarını açıklayan Kuantum Teorisi, madde ve enerjiyi kesikli aralıklarda sonlu bir uzayda tanımlarken, makroskobik ölçeklerde geçerliliğini koruyan Genel Görelilik Teorisi, ışık hızına yakın hızlara ulaşan madde ve enerji için sürekli aralıklarda sonsuz bir uzayı ele alıyor. Günümüz bilim adamlarının Kuantum Teorisi ile Genel Göreliliği aynı çatı altında açıklama çabaları ise farklı kulvarlarda devam ediyor.

İşte Tanrının aklından geçenleri anlamaya çalışan insanoğlunun ‘herşey’in teorisine ilişkin 7 farklı yaklaşımı:

1.Sicim Teorisi
Atomu 0 boyutlu parçacıklar (kuarklar ve elektronlar gibi) cinsinden ifade etmek yerine temelde tek boyutlu bir sicimin farklı harmonik salınımları (dalgalanma) ile açıklayan Sicim Teorisi bu modeller arasında en popüler olanı. Teorinin öngördüğü uzay-zaman geometrisini eğebilecek düzeyde salınımlar ise hayal gücümüzü zorlayan mikroskopik ekstra boyutların varlığını gerektiriyor.

İnsanoğlunun sicim teorisini deneysel olarak, doğrudan test edebilmesi, ulaşılması imkansız gibi görünen bir enerji duzeyi gerektiriyor. (Trilyon TeV’den fazla). Günümüzde ise LHC (Large Hadron Collider) ‘de erişebileceğimiz en yüksek enerji düzeyinin sadece 14 TeV olduğunu düşünecek olursak teorisyenlerin teorilerini ispatlamak için daha çok kahve tüketeceklerini düşünülebilirsiniz. Fakat CERN’den gelebilecek bir süpersimetri (SUSY) keşfi haberib de sicimlerin varlığını destekleyeceğinden önümüzdeki dönemin bu model için oldukça kritik olacağını söyleyebiliriz.

Bunlara ek olarak, kendi içerisinde de çeşitlilik gösteren sicim teorilerini tek bir çerçevede ele alan M‐Teori ise Çoklu Evren Modeli (Multiple Universes) ile, belli koşullar altında 10^500 (on üzeri 500) sayıda evren önerisi getirebildiğinden bilim adamlarının bile kafasını allak bullak etmiş durumda.

Teorik fizikçilerden , kullandıkları
yöntemler hakkında bir şeyler öğrenmeye
çalışanlara şunu önemle öğütlerim ;
onların söylediklerine aldırmayın ama yaptıklarına dikkat edin.

Albert Einstein

2. Kuantum Kütleçekimi Döngüsü (LQG)
Sicim teorisi kadar popüler olmasa da ona rakip olabilecek en önemli aday LQG olarak dikkat çekiyor. Modele göre evren, Kuantum Teorisinin öngördüğü gibi 10‐35 cm’lik kesikli aralıklardan oluşuyor ve içerisinde yaşadığımız uzay ile etkileşerek ‘braid’(bant) ve ‘knot’(düğüm)lar aracılığı ile temel parçacıkları oluşturuyor.

Evrenin başlangıcına ilişkin olarak tutarlı tahminler yürütebilen bu teori içinde deneysel bir sınama yapmak şu an için oldukça zor görünüyor.

3. Nedensel Dinamiğin Uçgenlere Ayrıştırılması (CDT)
İlk bakışta LQG ile oldukça benzer özellikler gösteren bu teoride araştırmacılar arasında oldukça ilgi görüyor. Uzay zamanı 4 boyutlu ‘pentachorenos’ adı verilen temel bir topolojik bir yapıya indirgeyen bu kuram, extra boyutlara gerek duymadan bazı temel sorulara yanıt verse de, özünde maddenin oluşum sürecine dair bir çözüm önerebilmiş değil.

4. Kuantum – Einstein Kütleçekimi
Almanya’daki Mainz Üniversitesi fizikçilerinden M. Reuter’e ait olan bu kuramda problem, farklı bir açıdan ele alınıyor.

Normal şartlarda Atomik ölçekte etkisi ihmal edilen kütleçekiminin kendi kendisi ile etkileşmesi sonucu ortaya çıkan kümülatif (birikerek çoğalan) döngüler bu kuvvetin büyüklüğünü artırırken, alışılageldik fizik teorilerinde de yanlış giden bir şeyler olabileceğini işaret ediyor.

Bu konuda son gelişme M.Reuter’in teorisine sabit bir nokta ekleyerek, belli bir seviyeye kadar bu döngüleri olası kılması ile sağlandıysa da, tartışmalar kolayca son bulacak gibi görünmüyor.

5. Kuantum Graphity
Şimdiye kadar bahsi geçen tüm teoriler, uzay ve zamanın varlığını kabul ederek madde için varsayımlarını şekillendirirken, Fotini Markopoulou’nun başını çektiği Kanada’ki Perimeter Teorik Bilim Enstitüsüne bağlı bilim adamları bu tarz yaklaşımlardan uzak bir duruş sergiliyor.

Markopoulou’ya göre evrenin başlangıcında sözkonusu olan uzay bizim bildiğimiz şekilde varolmuyordu. Onun yerine birbirleri ile birebir etkileşime sahip boğum yapılı soyut bir iletişim ağı vardı. Bir süre sonra bahsi geçen bu fiziksel sistemin kendi içine çökmesi sonucu boğumlar arasındaki birebir etkileşimler kırıldı ve bildiğimiz anlamdaki Geniş Uzay kavramı ortaya çıktı.

6. İçsel Görelilik (IR)
MIT profesörlerinden Olaf Dreyer tarafından geliştirilen bu teoride, benzer şekilde genel göreliliğin kuantum ölçeğinde ortaya çıkabilmesi için alternatif bir seçenek olarak değerlendiriliyor.

Kuantum Teorisi’nde, doğadaki her temel parçacık kendi etrafındaki dönme kriterlerine göre ‘spin’ kuantum sayıları ile kategorize ediliyor. Dreyer’in modeli, maddeden bağımsız bir spin(döngü) kurgusu oluşturarak, bu sistem için rastgele bir düzenleme öneriyor. Belirtilen sistem belli bir kritik sıcaklığa ulaştığında bu spinler kendilerini düzenliyor ve belli kalıplar oluşturarak özelleşiyor. Bu durumda sistem içerisinde yer alan bir gözlemci, bu spin kurgusunu doğrudan algılayamazken, madde üzerindeki etkisini dolaylı olarak gözlemleyebilir hale geliyor.

Sonuç olarak kuantum mekaniğini Newton Mekaniği ile örtüştürmeyi başaran bu teori de göreli hız limitleri söz konusu olduğunda henüz yetersiz kalıyor.

7. E8
2007 yılında Hawai adalarında, yaşamının çoğunu sörf yaparak sürdüren ve belli bir enstitüye bağlı olmayan Garrett Lisi’nin ortaya attığı model de popülarite kazanmayı başaranlardan.

Evrendeki E8 simetrisini kullanarak 8 boyutlu kompleks bir matematiksel ‘kalıp’ (pattern)ın 248 boğuma izdüşümünü göz önüne alan Lisi, farklı tipte kuvvetlerin temel parçacıklar ile etkileşimini doğal bir şekilde ortaya çıkartabilecek bir metod geliştirdi. Yayınladığı makale kimileri tarafinda takdir edilip kimileri tarafindan çok sert eleştiriler Aldıysa da, Lisi çalışmalarına devam edebileceği bir fon elde etmeyi başardı.

Kaynak:ntvmsnbc

Tags:

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 2, 2010

Dünyanın en eski ayakkabısı

Katagori: Genel


Ermenistan’da bulunan, çok iyi korunmuş,37 numara mokasen ayakkabının 5 bin 500 yıllık olduğu düşünülüyor.

Arkeologlar, Ermenistan’da bir mağarada 5 bin 500 yıl öncesine ait ve son derece iyi korunmuş deri bir makosen buldu.

İrlanda’daki Cork Üniversitesi’nden arkeologların dünyanın en eski ayakkabısı olduğu düşünülen keşfiyle ilgili arkeolojik kazı Amerikan bilimsel internet dergisi PLos ONE’da (Public Library of Science) yayınlandı.

Tek bir parça deriden yapılan ve giyen kişinin ayağının formunu sararak alması için tasarlanan deri ayakkabı, içi kuru otla dolu vaziyette bulundu. Bilim adamları, makosenin içinin kuru otla ayağı sıcak tutması mı yoksa şeklinin korunması için mi doldurulduğunun bilinmediğini belirtti.

Kazıyı yapan arkeologlardan Ron Pinhasi, bu makosenin erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğunun bilinmediğini belirterek, “Avrupa ölçüsüne göre 37 numara olan bu ayakkabı bir erkeğe de ait olabilir, çünkü o dönemde erkeklerin ayakları bugünkünden daha küçüktü” dedi.

Keşfin yapıldığı mağaranın Ermenistan’ın İran ve Türkiye ile sınır oluşturan Vayotz Dzor bölgesinde bulunduğu belirtildi.

Mağaranın içindeki ortamın kuru, temiz ve doğal koruma için uygun koşullara sahip olması sayesinde kaplar içindeki buğday, arpa, kayısı ve diğer gıda maddeleri de fazla bozulmadan bulundu.

Kaynak:ntvmsnbc

Tags:

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 2, 2010

Bilkent’in Işık Teknolojisi

Katagori: Genel

Üstün renk özellikleri ile ışık teknolojileri alanında bir ilke imza atan genç araştırmacıların çalışması, 21. Yüzyıl Fotonik Teknolojileri Platformu’nca ‘en iyi’ seçildi.

Ulusal Nanateknoloji Araştırma Merkezi’nde (UNAM) Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir ve doktora öğrencisi Sedat Nizamoğlu’nun geliştirdiği nanoteknoloji tabanlı üstün renk özellikleri sağlayan ışık teknolojisi, Avrupa Birliği’nin 21. Yüzyıl Fotonik Teknolojileri Platformu’nca (Photonics21) ”En İyi Öğrenci İnovasyon Ödülü”ne layık görüldü. Dünya çapında ayarlanabilir üstün renk özellikleri ile ışık teknolojileri alanında bir ilke imza atan genç araştırmacıların çalışmasının, gelecekte yüksek enerji verimliliği sağlayan yeni nesil ışık kaynaklarının geliştirilmesinde kullanımı öngörülüyor. Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü ve Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Avrupa Birliği 7. Çerçeve Programları kapsamında sanayinin katılımının genişletilmesi amaçlı kurulan ”Photonics21” Teknoloji Platformu’nun önemli optoelektronik ve optik teknolojileri şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin bir araya gelerek oluşturdukları Avrupa’nın verimli ışık kaynakları ve fotovoltaik programlarının stratejisini belirleyen bir organizasyon olduğunu söyledi. Platform üyelerinin bu yıl Avrupa Fotonik Kongresi’nde inovasyon ödülü vermeye karar verdiğini dile getiren Demir, ödülün kapsamının dünya çapında bir yenilik olması ve bunun endüstriyel yaygın etki yaratma potansiyeli içermesi olduğunu kaydetti. Yarışmaya, Avrupa Birliği’nden gelen istek üzerine tez danışmanlığını yürüttüğü doktora öğrencisi Sedat Nizamoğlu’nun çalışması olan ”nanofosfor tabanlı ayarlanabilir renk özelliklerine sahip LED çalışması” ile katıldıklarını bildiren Demir, Avrupa Fotonik Teknoloji Platformunca bu tez çalışmasının ”En iyi Öğrenci İnovasyon Ödülü” kazandığını açıkladı. Demir, ”Fotonik21, ödül vereceği teknoloji için fotonik alanında endüstriyel ürüne çevrilme potansiyeli ve yaygın etki yaratma kriterini koydu. 5 yıldır yoğun olarak sürdürdüğümüz araştırma çalışmaları sonunda optik özellikleri üstün olan LED’ler geliştirdik. Bu teknoloji, ticarileşmiş mevcut LED’lerden optik olarak daha iyi renk özellikleri sağlıyor. Bu çalışmalarımız TÜBİTAK araştırma projeleri, Avrupa Bilim Vakfı EURYI Ödül Programı, Avrupa Çerçeve Programları ve Türkiye Bilimler Akademisi tarafından desteklendi” diye konuştu. Doç. Dr. Demir, beyaz ışık üretimi için ampul ve florasan gibi ışık kaynaklarının günümüzde yaygın olarak kullanıldığını anımsatarak, bu tür aydınlatma kaynaklarının şu anki kullanım sorunlarının verimliliklerinin düşük olmasından ya da raf ömrünün az olmasından kaynaklandığını vurguladı. Demir, gelecekte verimli ve uzun ömürlü aydınlatma için LED teknolojilerinin ön plana çıkacağını belirtti. Çalışmalarının tasarımı, modellemesi, fabrikasyonu, deneysel karakterizasyonu ve kuramsal analizi de dahil olmak üzere tüm basamaklarının Bilkent Üniversitesi’nde geliştirildiğine işaret eden Demir, söz konusu teknoloji ile ilgili araştırma çalışmalarını 25′i aşkın uluslararası bilimsel atıf indeksli dergi makalesi olarak yayımladıklarını ve farklı patent başvuruları yaptıklarını bildirdi. Avrupa’nın en güçlü ve prestijli teknoloji platformlarından biri olan Fotonik21′in 2010 hedefi’nin ”Vizyonu Gerçeğe Dönüştürmek” olduğunu ifade eden Demir, platformun yönetici kurulunda OSRAM, Philips, Carl Zeiss, Trumpf Laser, Cube Optics, Ericsson gibi Avrupa teknoloji şirketlerinin CEO ve diğer yöneticilerin yer aldığını kaydetti. Demir, İnovasyon Ödülünün sponsorluğunu Thales, SPIE Avrupa ve ACCORD Avrupa organizasyonlarının yaptığını sözlerine ekledi.

Tags: , ,

Permalink Yorumlar (1) Mahmut Tem 1, 2010

TÜBİTAK’tan kimyasal silaha karşı büyük buluş !!!

Katagori: Fizik, Genel, Haber

T-1 tubitakTÜBİTAK’ın geliştirdiği ‘T-1′ adlı malzeme, güçlü emiş gücü sayesinde sıvı kimyasalları cilt, silah, elbise, teçhizat, araç, arazi ya da binalardan hızla emerek iç yapısına hapsediyor ve yapısını bozarak tehlikelerini yok ediyor.
”T-1” adlı çok sayıda mikro kanaldan oluşan malzeme, güçlü emiş gücü sayesinde sıvı kimyasalları cilt, silah, elbise, teçhizat, araç, arazi ya da binalardan hızla emerek iç yapısına hapsediyor ve yapısını bozduğu kimyasalların tehlikeli etkilerini yok ediyor. Malzeme, Türkiye’de çok miktarda hammaddesi bulunan silikat esaslı seramik malzemelerden yapıldığı için üretimde ve maliyette büyük avantajlar getiriyor.
TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Malzeme Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Tarık Baykara, TÜBİTAK’ta yapımı tamamlanan ”kimyasal gazın emilerek temizlenmesi” (absorblayıcı dekontaminasyon) çalışmaları hakkında bilgi verdi.
Baykara, günümüz silahlanma faaliyetlerindeki tespit edilen en önemli gelişmenin ”kitle imha silahları” olarak tanımlanan ve geniş kitlelerin imhasını hedefleyen nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların uzun mesafelere taşınmasını sağlayan balistik füzeler üzerine yoğunlaştığını anlattı.
Uluslararası sözleşmelerle yasaklanmış olmasına rağmen, ülkelerin bu tür silahları üretme, depolama imkan ve kabiliyetlerini geliştirme çabalarının sürdüğünü dile getiren Baykara, bunun da diğer ülkeler gibi Türkiye için potansiyel bir tehdit oluşturduğunu söyledi.
”Kimyasal”, ”biyolojik”, ”reaktif” ve ”nükleer” olarak da tanımlanan bu silahların, canlıları öldürme, ağır yaralayarak saf dışı bırakma ve fonksiyonlarını bozma yoluyla etkisiz hale getirme amacıyla askeri ya da terörist faaliyetlerde kullanılan toksik ajanlar olduğunu anlatan Baykara, bu silahların çevreye son derece tehlikeli maddeler yayarak canlılara, malzeme, araç-gereç ve araziye, bina ya da tesislere bulaştığını, onları tehlikeli boyutta kirleterek hastalık ve ölüme yol açtığını ifade etti.

Tags: , , , ,

Permalink Yorumlar (127) Seyhan Haz 11, 2010

Çiftlikte Hamilelik Astım Riskini Ortadan Kaldırıyor

Katagori: Genel

Bilim insanlarına göre hamilelik süresince çiftlikte yaşamak, doğacak bebeğin astım, egzama ve hatta saman nezlesi gibi hastalıklara yakalanma riskini azaltabiliyor.

Yeni Zelandalı araştırmacılar hayvanların ve hayvanların taşıdığı bakterilerin etkisinde kalmanın fetüsün bağışıklık sistemini etkileyebileceğini ileri sürüyor. Avrupa Solunum Dergisi’nde yayımlanan makalelerinde, doğum öncesi ve sonrasında bu etkileşimlerin, belirli hastalıkların riskini yarı yarıya azalttığını anlatıyorlar. Ancak uzmanlar, bazı hayvanların bebeğe zarar verebilecek hastalıklar taşıyabileceği konusunda uyarıyor. Massey Üniversitesi’nde yürütülen araştırma, yaşamın ilk yıllarında bir çiftlikte yaşamanın astım ve başka alerjik hastalıkların riskini ortadan kaldırabileceği yönünde elde ettiği sonuçlarla öteki çalışmalara katkıda bulunuyor.

Ancak 1300’den çok çiftçinin çocuğuyla yapılan çalışma, araştırmayı daha da ileri götürüyor ve bu korumanın doğumdan önce başlayabileceğini ileri sürüyor. En belirli etki –astımda %50 azalma, egzama ve saman nezlesinde daha da çok azalma- anneleri hamilelik döneminde çiftlikte olan ve halihazırda da çitlikte yaşayan çocuklarda görülüyor. Bunun nasıl olduğuna ilişkin nedenler belirsiz olmasına karşın, bunun çocuğun bağışıklık sistemini geliştirmeye başlama yoluyla ilgili olduğu düşünülüyor.

Süt Baketerileri

Çiftlikte yaşamak, pastörize olmamış sütün içilmesi ya da hayvanlara doğrudan dokunma olaylarında olduğu gibi hayvan bakterileriyle sık sık temas etme anlamına geliyor. Araştırmacılar bunun, astımın gelişmesiyle ilgili olan belirli bağışıklık hücrelerinin üretimini durdurduğunu ileri sürüyor. Hamilelik döneminde hayvanlardan ve hayvan bakterilerinden etkilenmenin yararlı olacağının ileri sürülmesine karşın, doğan çocuk ancak doğumdan sonra da bunlara maruz kaldığı zaman bu koruma sürebiliyor. Bu konudaki bulgular hamilelere verilen güncel önerilerde değişikliğe neden olmayacak gibi görünüyor. Bu öneriler hamileleri belirli çiftlik hayvanlarıyla aynı yerlerde olma konusunda tedbirli davranmaya zorluyor. Özellikle hamile koyunlarda düşük yapmaya neden olan bir hastalık insanlarda da aynı sonuçlara neden olabiliyor. Bazı hayvan dışkıları da bir hamileliği etkileyebilecek hastalıkları taşıyabiliyor.

kaynak: bilim-teknik

Tags: ,

Permalink Yorumlar (1) Murat Şub 26, 2010

Selimiye Camii Fizik Kurallarına Aykırı

Katagori: Genel

Edirne’de bulunan Mimar Sinan’in yapmiş olduğu Selimiye Cami fizikcilere tartışma konusu oldu .. ABD’de bulunan Chicago Unv. bir öğrenci ödev olarak bir araştırma gorevı aldı . Arastırmasını camiler üzerinde yapan öğrenci odevini prof. singer a sundu ..Ödevi inceleyen prof. Selimiye Cami’nin ozellılerı okuyunca ve resimlerini görünce böyle birsey olamaz dıyerek Türkıye’ye geldi ve camiyi inceledi .. Daha sonra Chicago Üniversite’dekı diğer fizikcilerle paylastı .. Yapılan araştırmalardan sonra yapılan camininn kubbesinin fizik kurallarına aykırı oldugunu acıkladılar .. o buyukluk ve genıslıktekı bır yapı destek olmadan o kadar yükseklıkte olamazdı .. mimar sinan nasıl bir zeka ve ustalıkla bu yapıyı yaptı bu buyuk bir sır .. Daha Planını En iyi prof.lar bile cıkaramamışlar.
New York Tımes / James Rajotte

Permalink Yorumlar (6) Aykan Ara 6, 2009

Uçaklar Neden İz Bırakır?

Katagori: Genel

Bu, çocukların gökyüzüne bakarak en sık sordukları sorulardan biridir. Kim bilir kaçımız, kaçamak cevaplar vermiş, uçağın motorlarından çıkan duman olduğunu söylemiş ama aynı yükseklikte uçan her uçakta aynı şeyin olmadığını açıklayamamışızdır.

Bir bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu absorbe edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık ve basınçta olması, bir de bulutu oluşturacak su damlacıklarının etraflarında tutunabilecekleri toz parçacıklarının olması gereklidir. Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte uçan yolcu ve savaş uçaklarının uçtuğu bu yükseklikte normal şartlarda hava çok temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun oluşması için gereken şartlardan biri eksiktir.

Bilindiği gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı alarak, yakıt ile yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka taraflarındaki küçük çaptaki egzozdan büyük bir basınç ile dışarı verirler. Bu motorların aldıkları hava ile birlikte giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek dışarıdaki çok soğuk havanın üzerine püskürtülür. Buna teknik dilde ’sublime’ olma olayı denir. Yani buhar halindeki suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline geçmesidir.

Aslında uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı bir buluttan başka bir şey değildir. Soğuk havada verdiğimiz nefes havada nasıl buharlaşıyorsa onun gibi bir şeydir. Deniz seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan suyu hava kolayca absorbe eder. Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve basınç düştükçe, hava artık su buharım içine alamaz hale gelir. Ancak bulutun oluşması için bir üçüncü şart daha vardı, yani toz parçacıkları.

İşte burada toz parçacıklarının görevini, uçağın motorlarından egzost olarak çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir. Bu sayede bir bulutun oluşması için üç şart da yerine getirilmiş olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.

Esasında alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan su buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgar yönü gibi etkenler tam oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz bulut oluşmaz. İlave edelim ki, bu olayda uçağın ve motorlarının cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.

kaynak: frmtr.com

Tags: ,

Permalink Yorumlar (149) Murat Ara 1, 2009

Aynalar Nasıl Yapılır

Katagori: Genel

Ayna, ışığın % 100′e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzey. Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonraları ise, cam levhaların bir yüzeyleri civa amalgamaları ile kaplanarak, ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise, genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazan gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar; düz, küresel ve parabolik diye üç gruba ayrılırlar.
Düz aynalar

Bir cismin veya noktanın düz bir aynada görünen şekline görüntü denir. Düzlem aynada görüntü, cismin tam simetriğidir. Yani cisim ve görüntünün, aynaya uzaklıkları ve boyları birbirine eşittir. Görüntü gerçek değildir, zahiridir(gerçek olmayan). Çünkü, aynanın içinde imiş gibi görünür. Zahiri görüntüyü bir ekran üzerine düşürmek mümkün değildir.

Küresel aynalar

Yansıtıcı yüzeyi, küre kapağı şeklinde olan aynalardır. Yansıtıcı yüzey, küre kapağının iç yüzeyi ise bu aynalara çukur, konkav veya iç bükey aynalar denir. Yansıtıcı yüzey, küre kapağının dış yüzeyi ise böyle aynalara tümsek, konveks veya dış bükey aynalar denir.

Küresel yüzeyin merkezinden geçen eksene asal eksen veya optik eksen denir. Asal eksenin aynayı kestiği noktaya tepe noktası, tepe noktası ile merkezin tam ortasına da odak noktası adı verilir. Asal eksene paralel olarak gelen ışınlar, yansıdıktan sonra odaktan geçerler. Odaktan geçerek gelen ışınlar ise asal eksene paralel olarak yansırlar. Merkezden geçen ışınlar aynı yoldan geriye yansırlar. Tepe noktasına gelen ışınlar ise asal eksen ile meydana getirdiği açı kadar diğer tarafta açı yaparak yansırlar.

Çukur aynada, merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise, görüntüsü aynanın arkasında düz, zahiri ve cisimden büyüktür.

Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise, daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahiridir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman, görüntünün boyu cismin boyuna eşit olur.

Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan, İbn-i Heysem’dir.

Kullanıldığı yerler

Tümsek aynalar, seyahat otobüslerinde dikiz aynası olarak yaygın kullanılma alanı bulmaktadır. Teleskop imalinde de kullanılır. Tepe noktası delinmiş tümsek aynalar ise kulak, burun, boğaz boşluklarını incelemede kullanılır. Bu tür aynalar ile yapılan incelemeler başarılı neticeler verir. Çukur aynalar ise mikroskoplarda ve tuvalet aynası olarak kullanılır.

Parabolik aynalar

Yansıtıcı yüzeyleri parabolik olan aynalardır. Otomobil farlarındaki aynalar birer parabolik aynadır.

Diğer ayna türleri arasında silindirik aynaları saymak mümkündür. Bu tür aynalar gerçek görüntüye benzemeyen acaip görüntüler verirler. Panayır yerlerinde ve fuarlarda eğlence maksadıyla kullanılan bu tip aynalar, parabolik ve silindirik aynaların bir araya getirilmesiyle elde edilir.

kaynak: amatorteleskopyapimi

Tags: ,

Permalink Yorumlar (3) Murat Kas 28, 2009

Ay’da su bulundu !

Katagori: Genel, Haber

moons147462h Son yapılan araştırmalar, daha önce kutup bölgeleri hariç kupkuru olduğu düşünülen Ay yüzeyinde su bulunduğunu ortaya çıkardı.
Amerikan uzay kurumu NASA’nın 2008′de Ay’ın yörüngesine oturtulan
ilk uydusu Chandrayyan-1′in taşıdığı “Moon Mineralogy Mapper-M3″ adlı cihazının
yanı sıra Cassini ve Deep Impact uzay araçlarının sağladığı veriler ışığında
yapılan araştırmaya göre, Ay yüzeyindeki toprakta, en azından birçok bölgesinde
ince bir film tabakası halinde su bulunuyor.

Science dergisinde yayınlanan makalede, Ay’ın mineral haritasını çıkarmaya yarayan M3 cihazının,
yüzeyden yansıyan ışığı analizi sırasında hidrojen ve oksijene bağlı bir kimyasal elementi belirten
uzun dalgalı ışınım tespit ettiği belirtildi.

Bunun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan suyun varlığını işaret ettiğini
kaydeden Amerikalı bilim adamları, şimdiye kadar ileri sürülen ve Ay’da suyun sadece
kutup bölgelerindeki kraterlerin dibinde sürekli karanlık kısımlarda bulunduğuna dair
teoriyi ortadan kaldırdığının altını çizdiler.

Keşfi yapan araştırmacılar, Dünya’nın tek uydusu Ay’da iki ayrı tür su bulunduğunu
belirterek, bunlardan birinin Ay yüzeyine çarpan buzdan meydana gelmiş göktaşları
gibi bir dış kaynaktan geldiğini, diğerinin de tamamen Ay kaynaklı olduğunu düşünüyorlar.

Ay toprağı ve kayalarının yüzde 45 civarında oksijen içerdiğini, M3 tarafından
gözlemlenen hidrojenin ise Güneş rüzgarlarıyla gelmiş olabileceğini tahmin
eden bilim adamları, Güneş’in nükleer füzyon sürecinde Ay yüzeyini ışık hızının
üçte biri hızla bombardıman eden hidrojen atomu yüklü protonlar yaydığını belirtiyorlar.

Bilim adamlarının tahminine göre, Ay toprağının bir tonunun yaklaşık yüzde 25′inde su bulunuyor.
40 yıl önceki Apollo seyahatleri sırasında Ay’dan getirilen toprak ve taş numunelerinde de su izine rastlanmış,
ancak bunların taşındığı kapların hermetik (sıkı kapalı) olmamasından, bilim adamları
bu su parçacıklarının havadan geldiğini, Ay kaynaklı olmadığını düşünmüşlerdi.

Keşfin, bilim dünyasının Ay’a bakışını kökten değiştireceğini belirten bilim adamları,
böylelikle Dünya’daki biyolojik yaşamın kaynağı suyun her yerde ortaya çıkabileceği daha dostane
bir güneş sistemi görüşünün değer kazanacağına işaret ediyorlar.

Kaynak: Sabah

Tags: , , , , , ,

Permalink Yorumlar (137) Seyhan Kas 27, 2009
« Older Entries